Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  NASIL DUA ETMELİYİZ?  

Arama:    

 



Dua bir sihir tekniği değildir. Ama nesnel çerçevesi belli deney ve gözlemle tahlil edilebilir bilimsel yasalar da değildir. Allah’a samimiyetle yönelmek ve O’nun gaybi yardımlarının olmadığı, O’nun izni olmadığı hiçbir şeyin Kainatta gerçekleşmeyeceği bilincine ermektir 
   
Nasıl Dua Etmeliyiz?

Fevzi Zülaloğlu

. Dua, Allah’tan bağımsız kendi kendine saat gibi işleyen tasavvurları (Determinist bir dünya görüşünü) yok ederken suya veya pirinç tanelerine üfleyerek tedavi niyeti izhar eden şarlatanlığı da reddeder.

Dua ibadetin özü, Rabbe kulluğun bir ifadesidir. Yoksa ihtiyaçlarımızı karşılamakla görevli bir me’mura sunulan dilekçe değildir. Bir tevekkül aracı olarak işlerimizin başını ve sonunu anlamlandıran bir münâcaattır. Ve dua tüm sorunlarımızın ancak Kainat’ın sahibi olan Allah’ın iradesi ile göndereceği gaybi yardımlarla çözüleceği bilincine ermektir.

Kendimize “Nasıl Dua Etmeliyiz?” diye sorduğumuzda Kur’an’dan karşımıza yolumuzu aydınlatan rehberlik edici apaçık hakikatler çıkmaktadır. Bu hakikatleri Kur’an’da geçen örnek dualardan kalkarak Allah’a ideal bir yakarışın nasıl olması gerektiğine ilişkin temel ilkelerden çıkarabiliriz. Duanın taşıması gereken asgari unsurlar “Tevhid” terimi ile özetlenebilir. Tevhid ilkesine uygun olmayan hiçbir dua makbul değildir. Duanın Tevhid Akidesine uygunluğunun en önemli şartı tevekküldür. Tevekkül her halükarda Allah’ı vekil ve dost olarak hatırlayıp O’na bağlanmaktır. Tevekkül tembel oturup bizim yapmamız gereken işi İsrailoğulları gibi Allah’a havale etmek değildir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te mücadeleyi kazanacak tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra, sonucun hayırlı gerçekleşmesi için Allah’a dua ederek bekleyen Peygamberimiz Muhammed Mustafa S’in yaptığıdır, tevekkül.
Allah katında bize değer kazandıran duanın sahih bir düzlemde, doğru bir ölçü ile dillendirilmesi elzemdir. Duada biçim ve muhtevanın uyumlu olması gerekir. Rabbimizin rızasını, memnuniyetini, hoşnutluğunu ve takdirini elde etmenin en önemli yollarından biri olan dua eylemimizde yanılgıya düşmemek istiyorsak konuyla ilgili temel bakış açımızı Kur’an’a göre oluşturmamız gerekmektedir.
A- Sahih Bir Duada Yer Alması Gereken Unsurlar
Dolaylı ya da doğrudan Allah’tan başkasına dua etmek her şeyden şirktir. Allah’tan başkasına dua etmek doğru değildir. Dini Allah’a halis kılarak başkalarına egemenlik hakkı tanımadan dua etmek gerekir. Tevhid Dini İslam’ın bu vazgeçilmez hakikati Kur’an’ın bütün ayetlerinde tekrarlanmıştır.
“Nihai Gerçek’e varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O’na yöneltilmelidir. Çünkü insanların O’nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki (onlara yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer. Oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, kafirlerin yakarması kendilerini sapıklık içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.” (Ra’d, 13/14.)
Allah’a Ulaşmak İçin Ölülere Başvurmak
İnsanlardaki sevdiklerini aşırı yücelterek ilahlaştırma eğilimi zamanla ölülere doğrudan ya da dolayı olarak dua ederken ilahi bir rol biçmelerine yol açabilmektedir. Türklerin eski dini olan Şamanizm bir atalara –onların ruhlarına- tapınma dinidir. Buna göre atalar sürekli olarak kendi akrabalarını belli aralıklarla ziyaret eder, onları denetlediklerine inanılır. Aslında ruhların ölmediği, yaşadığı inanışı bir çok eski kültürde de bulunmaktadır. Bu inanışa Dinler Tarihi çalışmalarında Animizm denilmektedir. Animizm ilkel kabile dinleri arasında sayılmaktadır. Fakat benzer inanışlara en çağdaş toplumlarda dahi rastlanmaktadır. Ne ki ölümü bir yok oluş kabul etmeyecek şekilde yaratılmış olan insanoğlu bu eğilimini Tevhid İnancı ile eğitip denetlemezse çok sefih durumlara düşebilir.
Günümüzde de devam eden bir şirk çeşidi olan “mezarlarda yatan ölülere dualarda aracılık rolü vermek” Tevhid ile kişiliğini tekamüle eriştirmemiş insanlarda rastlanmaktadır. Allah’tan başkasına yalvarmak veya O’na ulaşmak için sevilen bir kimseyi aracı olarak kullanmak kesin olarak haram kılınmıştır:
“Allah’tan başka o yalvarıp yakardıklarınıza gelince –bunların kendileri yaratılmış varlıklar olduklarına göre- hiçbir şey yaratamazlar. Onlar hayat belirtisi taşımayan ölülerdir, ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Nahl, 16/20-21.)
1- Duada Doğrudan Allah’a Hitâbedilmeli
Dua sınırlı sonlu bir varlık olan insanoğlunun sonsuz kudret sahibi Allah karşısındaki aczini kabul ederek O’na yönelip sadece O’ndan yardım dilemektir.
Allah’ın icabetini hak edebilecek bir dua asgari olarak şu dört unsuru barındırmalıdır: İstiâze, Besmele, İstiâne, Tevekkül. Allah’a sığınmak anlamında istiaze, O’nun adına uygunluk anlamında besmele, O’ndan başkasından yardım dilememek anlamında İstiâne, işin başını-sonunu, başarısını-başarısızlığını nihai anlamda Allah’a bırakmak anlamında Tevekkül bir duanın taşıması gereken asgari unsurlardır. Bu unsurları barındırmayan bir duanın Kur’an’a uygunluğundan bahsetmek mümkün değildir. Şimdi bu dört esası kısaca izah etmeye çalışalım.
Besmele ile başlamalı, Allah’ın adı ile yapılmalıdır. Bunun gereği olarak Allah’a tevekkül edilmeli, şeytani değerlerden Yaratıcı’ya sığınış amacı taşıyan söz ve fiillerle desteklenmeli. Yaratıcı’yı birlemenin bir tezahürü olarak O’nu öven, yücelten, O’na teslimiyetin ifadesi olan yakarışlar takdim edilmeli. Tevazu amaçlı ifadeler taşımalı. İnsanın aczini itiraf ederek içtenlik ve samimiyetle Allah yolundan yoksun kalmamayı dilemesi gerekir. En güzel isimlerin sahibi olan Rabbimize en güzel ifadelerle yakarmak gerekir.
Duamız öncelikli olarak “Tevhidi Değerler Taşımalı” Duada Tevhid ilkesine uygun hareket etmek ise sadece Allah’tan dilemekle olur. İstiâne ve imdat dilerken de, kulluğun bir nişanesi olarak hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadığımız geniş zamanlarda da duayı sadece Allah’a has kılmak gerekir. Bilindiği gibi çokça unutkan olan biz insanlar için bir şeyin bıktırmayacak aralıkta ve bezdirmeyecek estetik biçimde tekrar edilmesine ihtiyaç vardır. Bu hikmete binaen olsa gerek Rabbimiz, biz mü’minlere her gün belli aralıklarla kıldığımız namazlarda aynı ayetleri defalarca okumamızı emretmektedir ve Kur’an’da çok fazla tekrar vardır. Bu tekrarların hikmeti, hayata çeki düzen vermek için indirilen ilahi vahyin insan karakterini dikkate alıyor olmasıdır. Hatta en çok okumak zorunda bulunduğumuz Fâtiha sûresi , defalarca özeleştiri imkanı bahşeden bir mesaja sahiptir. Papağan gibi değil de, tahkik ve zikir ehli bir mümin gibi okuduğumuzda, bu sureden meşale gibi önümüzü aydınlatan dersler çıkarabiliriz. “İstiâne” ilkesi de bu meşalelerden biridir. Her gün Rabbimize Fatiha Sûresi dördüncü ayette defalarca şöyle seslenmekteyiz: “ Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”
Allah’ın hoşnutluğunu kazanamamış hiçbir güçten, daha sonra özgürlüğümüzü ipotek altına alacak hiçbir yardım istememeliyiz. Fakat maalesef bu gün İslam Dünyası’nda kurulu düzenlerin hemen hemen hepsi, yeryüzünü fesada boğan “Tağutlardan icazetli” olarak, onlardan” yardım dilenerek” oluşturulmuştur. Bu durumu değiştirmek için hiçbir gayret göstermeden, her şey normalmiş gibi Allah’ın huzuruna durup namazda Fâtiha suresi’ni okumak da, Tevhid Akidesi’ne zulum karıştırmaktır.
İstiâne konusunda iki tür hata yapılmaktadır. Birincisi, Tağutlar’dan “istiâne/yardım dileme”dir. İkincisi ise İstiâne’de vesile ittihaz etmektir. İzah etmeye çalıştığımız gibi , Tağutlarla velayet ilişkisine girecek kadar yakınlaşıp İslam Ümmetinin geleceğini ve özgürlüğünü ipotek altına sokacak anlaşmalar yapmak, Allah’ın haram kıldığı, Tevhid Akidesi’ne uygun olmayan bir davranıştır.
Dünya hayatında verdiğimiz sınavda zorluklarla karşılaşmak mukadderdir. Fakat tıkanan sorunları çözmek, düğümleri açmak için , düşman olduğu kesin olan bir yapı ile yardımlaşmaktan, dayanışmaktansa sabretmek ve tevekkül ile Allah’tan imdad dilemek Kur’an Akaidi’ne uygun olan tavırdır. İtikadımıza zulüm karıştırmamakla yükümlü olduğumuzu unutmamak, ilkelerimize bağlılığı elden bırakmadan hareket etmek görece başarısızlıklarla da bizi yüz yüze bırakabilir. Fakat unutulmamalıdır ki, “büyük başarı” Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Firavun gibi güçlü bir iktidarın emrettiği ifsad çağrılarına teslim olmayan Musa peygamber ve mü’minler , ilahi rızadan mahrum ve nasipsiz şer güçlere yağcılık yaparak durumu “maslahat” avuntusu ile geçiştirmek yerine, içinde bulundukları güç durumdan kurtarması için Allah’tan imdad dilemişlerdir. Peygamberimize de çeşitli yardım teklifleri gelmiştir. Ancak karşılığında , putlarına karşı saygılı olmasını istemişlerdir. Fakat o, diğer peygamberler gibi Sabrı/ tahammül ederek direnmeyi, ‘inançlarının gereğini yerine getirmede başarılı olmayı’ seçmiştir.
“İstiâne’de vesile ittihaz etmek” ise, genellikle dua yaparken görülen bir yanlıştır. Dua yoluyla yapılan yardım çağrıları, sadece Allah’a yöneltilmelidir. Allah’tan başkasına dua edilmemelidir. Aracı kişi ve kurumlarla duaya zulüm karıştırmak, insanı şirke düşürebilmektedir. Fakat “vesile edinmeden” mü’minlerin birbirlerine dua etmelerinde Tevhid akidesi açısından bir sakınca yoktur. Bir çok sahih hadisteki aktarımlardan anladığımıza göre peygamberimiz somut olarak bazı mü’minlere, genel olarak tüm İslam ümmetine dua etmiştir. Fakat duasına hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi aracı kılmamıştır. Hatta bazı ayetlerde Rabbimiz, peygamberimiz Muhammed S’den münafıkların hidayeti için ve onların etki alanında yer alan kalbi hastalıklı müminler için dua etmesini istemiştir. Yine peygamberimizden diğer müminler için dua etmesi istenmiştir.
Kur’an’ın sarih beyanlarından öğrendiğimize göre mü’minlerin mü’minlere dua etmesi, dua etmesini istemesi Tevhid inancına uygundur. Mesela,Yakup peygamberin kendi çocukları için Yusuf’u kaybettiklerinden dolayı Allah’tan bağışlanma dilediğini Yusuf Suresi’nin muhkem anlatımından öğrenmekteyiz.
Yine müminlerin diğer müminle için gıyabında Allah’tan bağışlanma dilemesi de, Kur’an’da teşvik edilen dua şekillerinden biridir. Muhammed Suresi’de buyurulduğu gibi: “O kalpleri hakikati anlamaya karşı duyarsızlaşanlar Son Saatin ansızı gelmesini mi bekliyorlar? Şüphesiz onun geleceği şimdiden haber verilmiştir. O bir kez başlarına geldikten sonra geçmiş günahlarını hatırlamalarının onlara ne faydası olacak? O hale( ey iman edenler) Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve (hala vakit varken) kendi günahlarının ve öteki bütün mümin erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile: Çünkü Allah bütün geliş-gidişlerinizi ve bütün kalkışlarınızı bilir.” (Muhammed,47/18-19.)
Ne ki Allah’ın salih bir kulu da olsa ondan habersiz, kendisini gıyabında vesile ittihaz etmek doğru değildir. Hele hele bu mezarında sessiz sakin yatan bir ölüden duasına icabet bekleyen, selim akıl sahiplerine yakışır bir davranış değildir. Hem de bu beyinsiz davranış, salih gibi gözüken bir amelin hubûtuna/boşa çıkıp geçersiz olmasına, değerinin sıfırlanmasına yol açabilecek karakterdedir. Ancak müminlerin müminlere gıyabında dua etmesi mümkündür, hatta teşvik edilmiştir.
a) Allah İnsana Şah Damarından Yakındır
“Eğer kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa bilsinler ki, Ben çok yakınım. Dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm. Öyleyse onlar da Bana karşılık versinler ve Bana gönülden iman etsinler ki doğru bulabilsinler.” (Bakara,2/186.)
Bize şah damarından daha yakın olan Allah’a çağrıda bulunmak gerektiğinde, randevu almak, araya torpilciler koymak, yetki alabilmesi mümkün olmayan din adamları ve kilise gibi kurumları vesile ittihaz edinmek doğru değildir. Değil mi ki, Allah insana kendisinden daha yakındır; öyleyse O’na ulaşmak için araçlar kullanmaya ne hacet vardır?
Rabbimizin insana her zaman ulaşabileceği yakınlıkta olduğu, dolayısıyla şefaatçi ve torpilcilere ihtiyaç olmadığını Kur’an’ın apaçık beyanlarından öğrenmekteyiz.
“Andolsun ki, biz insanı yarattık. Ona nefsinin ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi,50/16.)
“Onlar, yalnızca sonucun ortaya konmasını mı bekliyorlar? Sonucun geldiği gün, önceleri onu unutmuş olanlar: ‘Rabbimizin elçileri gerçeği getimişler. Şimdi bize şefaat edecek bir şefaatçi var mı?” (Araf,7/53.)
Hem Allah her tür çağrıyı ve her tür kıpırtıyı işitebilen bir ilahtır. O’nun işitmesinde hiçbir noksanlık yoktur ki, çağrımızı ve yakarışlarımızı duyurmak için aracılar ittihaz edelim.

b)Allah’ı Tesbih Eden Sıfatlarla Başlayıp Bitmeli
Dua Allah Teala’dan istendiği için yakarışın konusuna göre O’nun bir ismini anmak gerekir. Rahmete son derece muhtaç bir durumda şifa talep eden Eyüp peygamber duasında Allah’ın merhamet sıfatını gündeme getirmiştir.
Allah’ın rahmetine sığınmak güzel bir duanın taşıması gereken öğelerdendir. Duada hitabedilen makam, Allah’a ait olduğu için kuru kuruya direk isteklerin sıralanması doğru değildir. Tüm hayatı kuşatan bir ibadet olan duanın Allah’ı tesbih, tehzih ile yüceltip övmesi gerekir. Ancak bundan sonra taleplerin dile getirilmesi kulluk şuuruna uygun makbul bir dua olabilir. Yüce Allah yeryüzünde tevazu ile yürüyen dürüst ve erdemlilik timsali kulları için çok sayıda tesbih ve tenzih örneğini Kur’an-ı Mubin’de zikretmiştir. Ali İmran Suresi’nden bir örnek okuyalım:
“De ki: Ey mutlak egemenlik sahibi Allahım! Sen egemenliği dilediğine verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın, Bütün İyilikler Senin elindedir. Doğrusu Sen istediğini yapmaya kâdirsin. Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Ve dilediğine her türlü hesabın üstünde rızık bağışlarsın.” (Ali İmran, 3/26-27)
Duanın başında ve sonunda anılan Allah’ın sıfatı kulun sadece ihtiyaçlarını Rabbine bildirmeyip, asıl amacının O’nu anmak olduğunu gösterir. Çünkü istekte buluma hakkı öncelikle Allah’ındır. Değil mi ki O ilah biz kuluz, öyleyse emretmesi gereken Allah’tır? Öyleyse O’nu duamızı gerçekleştirmekle görevli bir me’mur gibi O’nu takdir etmek zulümdür.
Peygamberlerin Kur’an’da örnek olarak anılan dualarına baktığımızda sadece muhtaç durumda Allah’ın yardımının talep edilmediğini, asıl O’nu tesbih etmek için içinde bulunulan ruhi şartlardan yararlanıldığı görülür. Mesela Süleyman a duasının sonunda Allah’ın latif sıfatını anarak, Musa peygamber sonsuz merhametine sığınarak, Zekeriyya a sonsuz işitme gücüne ve kudretine vurgu yaparak O’nu tesbih etmiş yüceltmişlerdir.
Değil mi ki duanın asıl amacı, kulun tevazu hislerini Rabbine iletmesi, bollukta da darlıkta da O’na yönelerek ibadet etmesidir? Öyleyse kuru kuruya, Allah’ı yücelten ifadelerle güçlendirilmemiş peş peşe isteklerin sıralandığı bir dua Tevhid inancına da uygun değildir. İsa peygamber elbiseleri gibi yürekleri de bembeyaz olan arkadaşlarının imanda yakîn’e erişmek için istedikleri Gök Sofrası için Allah’a yakarmıştır. Bu makbul duanın da başında ve sonunda “Allah’ı tesbih-tenzih ederek yüceltmek” esasına riayet edilmiştir:
“İsa Meryem’in oğlu, ‘Ey Allahım, ey Rabbimiz!’ dedi. ‘Gökten bize bir sofra gönder; o bizim için –ilkimizden sonuncumuza kadar- sürekli tekrarlanan bir ziyafet ve Senden bir işaret olacaktır. Ve bize rızkımızı ver, zira Sen rızık verenlerin en iyisisin!” (Mâide, 5/114.)
2- Gereken Şükür Öğelerini Taşımalı
Nankörlüğün dile getirildiği bir dua ifadesi, kul-Yaratıcı ilişkisinde bulunması gereken asgari unsurlardan mahrumdur. Çünkü Allah bizim duamıza ve yönelişimize ihtiyaç duymaz. O Ganî’dir, Müstağnî’dir; kendi kendine yeter bir zenginliğe sahiptir. Bu sebeple şükrün faydası dua eden içindir; Allah’a hiçbir yarar sağlamaz. Lokman Suresi’nde Rabbimizin buyurduğu gibi:
“’Biz Lokman’a Allah’a şükret’ diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendi faydası için şükreder. Kim de nankörlük ederse şüphe yok ki, Allah Ganî’dir/hiç kimseye muhtaç olmayacak derecede zengindir ve Hamîd’dir/övülmeye en layık olandır.” (Lokman,31/12.)
Hayatın her anında sözlü ve fiilî dua ile Yaratıcı’ya şükretmeyi tarz haline getirmek sorumlu bir müminin ihmal etmemesi gereken temel görevlerindendir. Hayatın bir imtihan olduğunu unutarak bizi uyarmak yada sınamak maksadıyla, Rabbimizin başımıza sardığı belalara karşı sabırsız davranıp aceleyle def edilmesini istemek bir tür benciliktir ve dolayısıyla şükr bilincine aykırıdır. Şükür bilincine erişmiş sorumlu bir mümin başa gelen sıkıntıları da iyilikleri de bir ilahi sınama biçimi olarak görmelidir. Bu yüzden hemen sızlanıp Rabbimize nankörlüğün tezahürü olarak dile gelmiş sözlerden sakınmak gerekir.
Kur’an’da Rabbimizin övgüsünü kazanmış müminler daimi şükür halinde yaşayanlardır. İyilik bulunca sevinen, başına bir imtihan belası ilişince de yerinip dövünen bir tepkisellikle olayları karşılayanların duaları ilahi övgüden nasipsiz kalmaya mahkumdur.
Fussilet Suresi’nde buyurulduğu gibi dua ve şükür her halükarda yapılması gereken temel kulluk görevlerimizdendir:
“İnsan iyiliği istemekten usanmaz. Ona bir bela isabet ettiği zaman hemen ümitsizliğe düşer; boynunu büker.” (Fussilet,41/49.)
Şükrün bir başka ifadesi de kibirden arınmak, daima Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımaktır. Samimi bir yönelişle Rabbe açılan eller, beşeri gururunu bir kenara bırakmış, tevazuyu ahlak edinmiştir. Duaları kabul edip etmemek tamamıyla Allah’ın elindedir. Fakat böyle bir ruhla yapılan yakarışlara olumlu karşılık vermeye Rabbimiz söz vermiştir:
“...Bana dua edin; size cevap vereyim. Bana kulluk etmekten büyüklenenler, zillet içinde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin,40/60.)
3- Kavli ve Fiilî İhlas Bulunmalı
“Kafirleri ne kadar öfkelendirse de, içten bir inançla yalnız Allah’a bağlanarak O’na dua edin!” ( Mü’min, 40/14.)
Her şeyi duyan Allah’ın bizi duyması için bağırıp çağırmaya gerek yoktur. Kur’an ile Allah’a yakardığımızda, kavli bir dua eylemi sergilediğimizden sesimizi ne yüksek ne de alçak tutmalıyız; orta bir yol tercih etmeliyiz. sözlü bir dua şeklini tercih etmediğimiz diğer zamanlarda ise, sessizce, gizli gizli, duyarlılığın ürünü olan ve tüm bedeni saran bir ürperti ile, boyun bükerek samimi bir tevazu ile Rabbe yükselmeli yakarışlarımız.
İster sözlü, ister sözsüz olarak kalpten, isterse fiili bir şekilde olsun dualarımızda ihlas olmazsa olmaz şarttır. İhlassız bir yakarışın şuurdan nasibi yoktur. Bu nedenle kime söylendiği, niçin söylendiği belirsizdir. Yeryüzünde samimi bir şekilde iyilik için çırpınan bir mümin, fiili duasını tamamlamış demektir; sıra kavli duaya geldiğinde ise nasıl bir ruh hali içinde olunması gerektiğini Rabbimizin beyanlarından öğrenelim:
“Rabbinize yalvara yakara, gizlice dua edin. O sınırı aşanları sevmez. Yeryüzünde ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın. Allah’a korku ve ümit ile dua edin. Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (A’raf,7/55-56.)
Belli bir bütünlük ve amaç taşımalı dualarımız. Öylesine, lalettayin, bilinçsiz bir şekilde dizilmiş sözler tekamül etmiş bir duaya yakışmaz. Dualarımızın değerli bir gayesinin olması gerekir. Tarihin o anında yaşanan Tevhid-Şirk mücadelesinin izlerini taşımalı dua. Tamamıyla afaki ve bencil isteklerin ifadesi olan dua tabii ki makbul olamaz. Hayatın Tevhid Dini’nin değerleri tarafında yeniden inşa edilmesi, şirk düzenlerinin devrilmesi talep edilmelidir. Kur’an’da anılan makbul dualar samimi ve bilinçli bir şekilde yapılmıştır.
“Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: ister erkek, ister kadın olsun Benim yolumda cihad edenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım. Çünkü hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından hicret edenlere, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve bu yolda savaşıp öldürülenlere gelince, onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları Allah’tan bir mükafat olarak içinde ırmaklar akan has cennetlere sokacağım: Zira mükafatların en güzeli Allah katında olanıdır.” (Ali imran,3/195.)
Yüce Allah gönülden boyun eğen akıl sahiplerinin sefihlik içermeyen dualarını kabul eder. Rabbimizin kadın-erkek ayırımı gözetmeyen dualara icabeti yapılan samimi amellerle takviye edildiğinde kolaylaşmaktadır. Mesela cihad, hicret, O’nun yolunda işkenceye uğramak, can vererek şehadet şerbetini içmek gibi salih ameller duaların kabulünü takviye edeceği gibi, geçmiş günahların da affedilmesini sağlayacak değerde eylemlerdir. Salih amellerle desteklenmiş dualarımız özden gelen samimi yakarışlarla Allah’a doğru yükseldiğinde kabul edilmemesi için hiçbir neden kalmamış demektir. A’raf Sûresi’nde buyurulduğu gibi:
“Rabbinize alçak gönüllüce ve yüreğinizin ta derininden seslenin. Doğrusu O, çizgiyi aşanları sevmez.” (A’raf,7/55.)
Musa a utanmadan, çekinmeden, tüm kişisel zaaflarını, eksiklerini ve kusurlarını dahi samimi olarak Allah’a itiraf etmiştir. Zaten her şeyi bildiği halde, O bir ihlas ifadesi olarak Allah’a tüm sıkıntılarını açmıştır. Aynı samimiyetle Musa peygamber kardeşini Risalet görevine yardımcı olması için Allah’tan peygamber yapmasını istemiştir; bu duası kabul edilmiştir. Zalimlerin elinden kurtulmayı dilemiştir, kurtulmuştur. Allah’ın ayetleriyle arınmaya yanaşmayan Firavun ve çevresinin helak edilmesini istemiş, bu yakarışı da makbul dualar arasında yer almıştır.
Kur’an’da Anılan Makbul Dualar, Fiili Dua ile Birlikte Yapılmışlardır
Fiili dua –yani sorumlulukların yerine getirilmesi- bir samimiyet göstergesidir. İhlasın fiili şahidi olan tüm peygamberler gibi Şuayib peygamber de ellerini göğe doğru uzatırken Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmiş salih bir kulun ruh yapısına sahipti. O, fiili uyarılarına rağmen yine adaleti ikame etmeye yanaşmayan Medyen halkını -üstüne üstlük Onu ve arkadaşlarını sürme kararı almışlardır- Allah’a şikayet etmiştir. Kendisiyle birlikte iman eden Müminler bu fiili durum karşısında sığınılması gereken en güvenli kaynak olan Allah’a bir dua ile sığınmışlardır. Şuayib peygamber ve arkadaşlarının toplu halde yaptıkları tevekkül duası, müminler hariç tüm toplumun “racfe depremi ile helak edilmesi” şeklinde karşılık bulmuştur.
“...Ey Rabbimiz! Bizimle halkımız arasında hak neyse ortaya çıkar. Çünkü hakkı ortaya çıkaranların en hayırlısı Sensin. Ne var ki, kavimleri arasından kafir olanların ele başları (Şuayb’in yandaşlarına: ) ‘Doğrusu eğer Şuayb’a uyarsanız, bilin ki kaybedenlerden olacaksınız’ dediler. Derken bir deprem onların işini bitirdi: kendi evlerinde cansız olarak yere serildiler.” (A’raf, 7/89-92.)
4- Sabır ve Salat İle Takviye Edilmeli
“Ey iman edenler! Sabır ve salat ile Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara,2/153.)
Allah’tan yardım istemeyi hak etmek gerekir. Bunun için Rabbe duanın kuru kuruya değil, namaz ve ibadetlerle süslenmesi, takviye edilmesi şarttır. Duada sabırsızca hemen gerçekleşecek bir sonuç istemek de doğru değildir. Bir işin başında yapılan dua, destek almak içindir. Fakat sonuç isteyen dualar, yapılacak hiçbir şey kalmadığında, elden gelen bütün gayretler sarf edildiğinde, bütün olanaklar infak edildiğinde tekamüle erişebilir.
Sabır; özünde bıkmamak, usanmamak, sebat göstermek, inançlarımızın asli eksenini, eylemlerimizin sıhhatini bozmamak, acele etmemek gibi unsurlar taşımaktadır. Acele’den yaratılmış olan insanoğlu maalesef bir işin hemen oluvermesini istemektedir. Her şeyi bir ölçüye göre yaratan Allah ise, dualarımıza da belli bir ölçü çerçevesinde cevap verecektir. Duamızın sonucunu beklerken acele etmemek ve kesin netice ummamak da gerekir; çünkü neyin nihai anlamda iyi neyin kötü olduğunu mutlak manada sadece Allah bilebilir. Ayrıca Allah’ın duaya icabeti geciktirmesi imtihan için de olabilir.
Sabır meleklerle de dosttur, öyle ki eğer üzerimize sağnak sağnak rahmet yağmasını istiyorsak ayaklarımızı hak olan yolda sabit kılmak zorundayız. Rabbimiz, gaybi yardımlara elçilik yapan meleklerin taşıdığı rahmete mazhar olabilmenin şartını “sabır-sebat göstermek” olarak beyan etmiştir:
“Rabbimiz Allah’tır, diyen ve sebatla doğru yolu izleyenlere gelince, onların üzerine sık sık melekler iner ve şöyle derler: Korkmayın ve üzülmeyin, işte alın size vaad edilmiş olan cennet müjdesini.” (Fussilet, 41/30.)
Kur’an’da geçen makbul dualar Sabırla birlikte yapılmışlardır
Yakup a’ın Yusuf’a kavuşmak için yaptığı dualar yıllar sonra sabrın meyvesi olarak makbul olmuştur. Yusuf a’ın sabırla ve fiili dua ile zindanda yaptığı dualar kabul edilmiştir. Eyüp peygamber şeytanın telkinlerine açık hale gelecek derecede hastalıklarla imtihan edilmiştir. Öyle ki vücudunun her yanı yaralarla berelerle dolmuştur. O yine de Allah’a asi olmamıştır; sonunda sabrının meyvesini yemiş tüm hastalıklarından şifa bulmuştur.
Kısaca Yakup a’ın Yusuf’una kavuşması, Yusuf’un zindandan kurtularak geçmişi temizlenmiş bir vaziyette güç ve iktidara ulaşması, Eyüp peygamberin ölümcül hastalıkların pençesinden kurtulması hep dua ile eğitilmiş, olgunlaşmış salih kulların ihlaslı, direngen müminler oluşları dolayısıyladır.
Dua kulluk görevimizin bir parçasıdır. Yoksa bakalım kabul ediyor mu? diye Allah’ı denemeye kalkma aracı değildir. Bu nedenle mutlaka kabul edilmesini beklemek, Tevhid inancına aykırıdır; Allah bizim hizmetimizde değildir. Biz Allah’ın hizmetindeyiz; ibadet etmek zorunda olan biziz.
5- Zamanlamasına Dikkat Edilmeli
a) Sadece Sıkıntıya Düşünce Değil, Her halükarda Yapılmalı
“Zaten, insanın başına bir sıkıntı gelince yan yatarken de, oturup kalkarken de, Bize yalvarıp yakarır; ama ne zaman ki sıkıntısını gideririz, başına gelen sıkıntıdan kendisini kurtaralım diye sanki Bize hiç yalvarıp yakarmamış gibi, (nankörce) davranmaya devam eder! Kendi güçlerini boşa harcayan (budala)lara, yapıp-ettikleri işte böyle güzel görünür.” (Yunus, 10/12.)
Dua bollukta da darlıkta da, zenginlikte de fakirlikte de daima O’na yönelişin bir ifadesi olmalıdır. Dua bir hayat tarzıdır. insanın üç hali vardır, bu üç halde de Allah’ı anarak dua etmesi gerekir: Ayakta, otururken, yan yatarken.
“Namazınızı bitirdiğinizde Allah’ı anın –ayakta iken, otururken, uzanmış halde- ve yeniden güvenliğinizi sağladığınızda namazlarınızı eksiksiz eda edin. Namaz bütün müminler için günün belli zamanları ile kayıtlı bir yükümlülüktür.” (Nisa, 4/103.)
Öncelikle dua zamanında yapılmalı. Allah’a sadece darlıkta yalvarıp bollukta yüz çevirmek makbul bir tarz değildir. Mü’minlerin duası her şeyden önce tüm hayatı kuşatan bir yaşam biçimidir. Hayat dua, dua hayattır. Dua darlıkta bollukta da aynı duyarlılıkta yapılması gereken bir şehadet, Allah’ı yaşadıklarımıza ve yaşayamadıklarımıza tüm tavır alışlarımıza şahit olmaya çağırmaktır.
Hem bollokta hem de darlıkta Allah’ı çeşitli şekillerde zikretmek sorumluluk bilincine sahip olan dürüt ve erdemli insanların davranış tarzıdır. Allah ile olan sahih bir münasebet sadece zora düşünce değil, her halükarda O’na yönelmeyi gerektirir. Çünkü ihtiyacı giderilince yüz çevirenler dürüst değildir, bencildir. Zor zamanda dua ile Allah’a yönelmek her insanının fıtratındaki baskıya boyun eğmesinden ibarettir. Her zaman dua etmek ise, iradesiyle hareket eden bilinçli, akıllı insanların davranış biçimidir.
Dalgalarla kuşatılmış bir gemide katıksız bağlı gibi davranıp, sahile çıkınca Allah’ı unutarak büyük bir aldanış içinde duyarsızca yaşamak kınanmıştır:
“Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman O’ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız şeyle sizi yüz üstü bırakır; ama ne zamanki, sizi sağ salim karaya çıkarır, hemen yüz çevirip (unutuverirsiniz O’nu). Çünkü, insanoğlu gerçekten çok nankördür!” (İsra, 17/67.)
b)Duyarlılığı Yükselten Zaman ve Mekanlar Tercih Edilmeli
Dua şüphesiz her zaman yapılabilir; ancak yine de zaman ve mekan unsurları samimiyet ve duyarlılığa katkı sağlayabilecek öğelerdir. Yürekten Allah’a bağlı olanlar, servetlerini inançlarının hakimiyeti için feda edenler, zorluklara karşı direnişi bir yol bilen müminler, seher vakitlerinde tüyleri diken diken eden bir duyarlılıkla tâ derinden Rablerine yakarırlar. Seher vaktinin dua ve yakarış için önemli bir vakit olduğunu bizzat Rabbimizin beyanlarından öğrenmekteyiz.
Öte yandan dua ile nefsin arındırılmasında gece eğitiminin de ayrı bir önem vardır. Rabbani övgüyü hak etmiş müminlerin gecelerini secdede ağlayarak geçirdikleri, yalvarıp-yakardıkları beyan edilmiştir. Yüce Allah, peygamberimizin gece kalkıp namaz ve dua ile Allah’a yaklaşma çabasının, üstün bir makama erişmeyi sağlayacak değerde olduğunu beyan etmiştir.
Gecenin çok azında uyuyan bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelen bir yakarışla Allah’a yönelenler Kur’an’da övgüye değer insanlar arasında anılmıştır:
“(Ama Allah’tan sakınan, O’na karşı sorumluluk bilinci taşıyan Muttakiler) gecenin az bir kısmında uyurlardı. Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek yalvarırlardı. Ve sahip oldukları her şeyden yardım isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay ayırırlardı.” (Zariyat,51/17-19.)

c)Dua Öncelikle Dünyada Yapılmalı, Sadece Ahirette Değil
Dünyada yapılması gereken kulluğu Ahiret’e ertelemek de insanlığın yaptığı temel yanlışlardandır. Firavun’un ölüm anında “ye’s tevbesi” denilen yakarışı Allah katında makbul olmamıştır. Çünkü o yerini gördükten sonra kendi özgür iradesiyle değil, korkularına yenik düştüğü için tevbe etmiştir; böyle zamanda yapılan duayı Yüce Allah kabul buyurmayacağını beyan etmektedir.
Firavun, Nemrut gibi büyüklenerek kendilerini yeryüzünde ölümsüz ve güç yetirilmez bir iktidara malik olduklarını zannedenler ve onların zavallı yardakçıları olan kitleler davetlerini ve davalarını Allah’ın adı ile yürütmezler. Hevalarının buyruğuna göre yaşayan insanlığın zalim yöneticileri de onlara bel bağlayan duyarsız kitleler de ilahi azap ile karşılaştıklarında itiraf ve yalvarmalarla “biz gerçekten zalimlermişiz” diye af dileyeceklerdir. Fakat ne çare iş işten geçmiştir artıkAsgari tevazu şartlarını taşıyan bir yakarış Ahirette değil de dünyada tarafından Allah katında kabul görecektir. Ahirette sadece müminlerin duaları kabul görecektir; kafirlerin hiçbir duasına olumlu yanıt gelmeyecektir. Kafirlerin son nefeste ölüm esnasında, öldükten sonra dünyaya yeni bir şans için geri dönüş istekleri ve cehennemden kurtuluş talepleri dua formunda bile olsa Allah tarafından kabul edilmeyecektir.
Dünyanın hangi mekanında yapıldığı önemli değildir. Çünkü tüm yeryüzü –bütün doğular, bütün batılar- Allah’ındır; bizim mescidimizdir. Gizliyi de aşikarı da bilen Allah’a yerde ve gökte olan hiçbir şey gizli kalmaz. O tüm mekanların üzerinde hepsini kuşatan bir makam sahibidir.

6- Dünyayı Değil Ahiret’i Öncelemeli

Allah dünyayı isteyenlere dünyayı verir; ancak bu kısa ömürlü alemde yaşanacak üç kuruşluk mutluluk için ebedi mutluluk heba edilmiş olur. Bu nedenle salih-sahih bir duanın daima ebedi ni’metler yurdu’na öncelik vermesi şarttır. Dualarımızda her zaman Ahiret öncelikli olmalıdır. Fakat güzel, temiz dolayısıyla helal olan dünya nimetlerini istemek haram değildir; Bakara Suresi’nde buyurulduğu gibi:

“İbadetlerinizi bitirdiğinizde (Hacc’ın şiarlarından Meş’ar-Müzdelife, Mina mevkiinde) atalarınızı hatırladığınız gibi, hatta daha güçlü bir hatırlayışla Allah’ı anın. Çünkü öyle insanlar var ki; sadece ‘ Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver’ diye dua ederler. Böyleleri Ahiretin nimetlerinden nasib alamayacaklardır. Ama içlerinde öyleleri de vardır ki: ‘Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver ahirette de ve bizi ateşin azabından koru’ diye dua ederler. ” (Bakara,2/200.)

7-Ahit Tazelemek Amacıyla Yapılmalı

Toplumsal bir suç olan şirk zulmünün affedilebilmesi için tüm halkın Allah’a verdiği iman ahdini yenilemesi gerekir. Aksi halde helak ihtimali belirir. Bu ihtimalden olsa gerek, Musa peygamber “içimizdeki sefihler yüzünden bizi de helak etme!” diye Allah’a yalvarmıştır. Bu toplumsal zulme engel olan, daha sonra da affetmesi için yakaran yetmiş iki inanmış adam’ın duası kabul edilmiştir. Çünkü Allah ile olan ahdin –O’na ortak koşmama sözünün- yenilenmesi söz konusudur.
Musa peygamberin halkın içinden seçtiği yetmiş adamla birlikte, Samiri’nin yaptığı buzağıya taparak Allah’a ortak koşan halkını helak etmemesi için Allah’a yakarışları şöyle olmuştur:

“... Ey Rabbim! Eğer dileseydin daha önce de onları yok ederdin ve (onlarla beraber) beni de. İçimizden bir takım dar kafalı sefihlerin yaptıklarından ötürü bizi helak edecek misin (şimdi)? Bütün bunlar Senin bir sınamandan başka bir şey değil: Ki onunla dilediğinin sapmasına fırsat verir, dilediğini de doğru yola sokarsın. Bizim velimiz yakınımız Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bize acı. Çünkü bağışlayanların en hayırlısı Sensin.” (A’raf, 7/155.)

8- Korku ile Ümit Arasında Bir Ruh Hali İle Yapılmalı
“(Asla büyüklük taslamayan o muttakiler) yataklarından (geceleri) kalkarak, korku ve ümit içinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiklerimizden başkalarına harcayanlardır.” (Secde, 32/16.)

Bu ayetin rehberliğine göre, dua ederken korku ile ümit arasında olmak arasında bir ruh hali taşımalıyız. Korkmalıyız, çünkü Allah’ın gazabı da vardır. Ümitli olmalıyız, çünkü O’nun rahmeti her şeyi kuşatır.

Günah işlemiş olmak dünya sınavı devam ettiği müddetçe kişiyi ümitsizliğe düşürmemelidir. Allah’ın tevbe kapılarında sonsuz merhametinin nişanelerini hissetmek mümkündür. Ayrıca korku da taşımak gerekir; çünkü kimse cenneti garantilemiş değildir. Allah azabından korkulması gereken, sevildiği için gücendirilmemesi gereken bir ilahtır, bu da günahlardan uzak durmak suretiyle gerçekleşir. Korku ile ümit arasında olma hali, bir samimiyet ifadesidir; samimi dualar da makbuldür.


9-İ’sar/Empati İlkesine Uygun Olarak Yapılmalı

Bencilce kişişel arzuları dillendirmek dürüst ve erdemli müminlere yakışmaz. Bu nedenle Kur’an’daki örnek dualarda “ben” şahıs zamirinden çok “biz” şahıs zamiri daha yoğundur. Mesela Fatiha Suresi’nden her gün beş vakit namazda defalarca tekrarladığımız şu yakarış: “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet.” (Fatiha Suresi, 1/5-6.)

Tabii ki bu durum şahsi dua yapamayacağımız anlamına gelmez. Fakat duamız da ahlakımıza uygun olmalıdır. Bilindiği gibi Kur’an ahlakının en temel ilkelerinden biri i’sar’dır. İ’sar Müslüman kardeşlerimizin yerine koyarak düşünmek ve onların çıkarlarını kendi çıkarımıza tercih etmektir. İşte i’sar’ın duaya yansıyan diğergâm ifadeleri:

“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla ve müminlerden hiç birine karşı kalplerimizde, kin –nefret, yersiz düşünce ve duygulara- yer bırakma, Ey Rabbimiz! Sen sonsuz şefkat sahibisin ve sınırsız rahmet kaynağısın.”
   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 12.01.2005 tarihinde siteye eklendi ve Dua kategorisinde 14883 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu Dua kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlere sunmaktadır..
KURANNESLI.info - 2005