Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  GNOSTİK DİNLER  

Arama:    

 



Şinasi Gündüz*  
   
Gnostik Dinler

Tam bir tarifini yapmak genellikle zor olmakla birlikte, gnostisizmin tanrı, alem, insan, kurtuluş ve bilgi gibi temel konularda kendine has açıklamalar getiren ve MÖ 5. ve 4. yüzyıllardan itibaren çeşitli Ortadoğu toplumlarınca yaygın olarak temsil edilen dinî-felsefî bir akım olduğu söylenebilir. Her ne kadar Hans Jonas gibi çağdaş bilim adamları “Gnostik Din” başlıklı eserler yayınlasalar da gnostisizm başlı başına bir din ya da mezhep değil, tıpkı mehdi düşüncesinde olduğu gibi birçok dinî gelenek içerisinde doğal bir gelişim ya da kültürel etkileşim sonucu oluşan bir temayül, bir akımdır. Yahudilik ve Hıristiyanlık içerisinde gnostik inanç ve öğretileri temsil eden birçok ekol var olduğu gibi, tamamıyla gnostik bir karaktere sahip olan Sâbiîlik ve Maniheizm gibi dinî gelenekler de mevcuttur. Bu arada Ortadoğu menşeli olan gnostik inanç ve öğretilerle Hint geleneği arasında da çeşitli konularda dikkate değer benzerlik ve paralellikler mevcuttur.

Gnostisizm, ya tamamıyla gnostik karakter taşıyan dinler ya da çeşitli dini gelenekler içerisinde yer alan inanç, düşünce ve ritüeller şeklinde Milat öncesi dönemlerden itibaren Ortadoğu’da oldukça yaygın olan bir akımdır. Suriye, Mezopotamya, Mısır, Filistin, Ürdün ve Anadolu’da İslam hakimiyeti öncesi dönemde yaşayan yerli halkın inanç ve düşünce yapısı incelendiğinde bütün bu yörelerde çeşitli gnostik akımların hakim unsurlar olduğu anlaşılır. Birkaç örnek vermek gerekirse, MS 3. yüzyıl sonlarından itibaren güney İran, Mezopotamya, Suriye, Anadolu ve Kuzey Afrika’da oldukça yaygın olan, MS 4. yüzyıldan itibaren birçok yörede Hıristiyanlığın en güçlü rakibi haline gelen ve MS 8. yüzyılda Uygurların resmi dini olan Maniheizm tamamıyla gnostik inanç ve öğretileri temsil eden bir dini gelenektir. Yine MS 2. yüzyıldan itibaren Güney Mezopotamya’da varlığını sürdüren ve öneminden dolayı Kur’an’da üç yerde ismi anılan Sâbiîlik baştan sona gnostisizmi temsil eden bir akımdır. Bundan başka İslam hakimiyeti öncesi dönemde Hıristiyanlık ve Yahudiliğin heretik mezhepleri olarak bilinen Elkesailer, Valentinianlar, Setianlar, Mağariler, Quqiler, Esseniler, Bardaisancılar ve Simoncular gibi irili ufaklı birçok akım gnostik inanç ve öğretilere ağırlıklı olarak yer veren akımlar olarak Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde yaygın durumdaydı. Bundan başka Hermetistler, çeşitli sır dinleri mensupları, Yahudilik ve Hıristiyanlık içerisinde yer alan çeşitli mistik hareketler de gnostik inanç, öğreti ve hayat tarzını yansıtmaktaydılar. Kısacası, gnostik düşünceler, inançlar ve yaşam biçimi, farklı isimler ve cemaatlar halinde tarih sahnesinde yer almalarına rağmen Ortadoğu’da yaşayan halkların ortak paydalarından birisi, belki de en önemlisiydi. İslam hakimiyeti öncesi dönemde gnostisizm, bu yörenin bir alt kültürü konumundaydı ve farklı dil, din ya da cemaat mensubu olan insanların mitlerini, inançlarını ve ritüellerini şekillendiriyordu.

Kaynakları

Gnostisizmin kaynakları başlıca iki kategoride incelenebilir:

1) İlk elden kaynaklar,

2) İkinci elden kaynaklar.

İlk elden kaynaklar, çeşitli gnostik gruplarca yazılan ya da derlenen kutsal metinlerden oluşur. Bu kaynaklar Süryanca, Kıptice, Yunanca, İbranca, Mandence, Uygurca ve diğer birçok dilde yazılmış olan çeşitli dokümanları içerir. Bunlar arasında Hermetik gnostisizmin kaynakları olan ve Latince Corpus Hermeticum diye adlandırılan çoğu Yunanca birçok kitap, Pistis Sophia ve Codex Brucianus adlı Kıptice eserler, toplam 52 kitaptan oluşan Nag Hammadi Literatürü, Süleyman’ın Od’ları ve İnci İlahisi isimli Süryanca metinler sayılabilir. Ayrıca Ölü Deniz Metinleri, Sfer Yesirah ve Mamer Merqa gibi Yahudi heretisizmine ait çeşitli metinler, Sâbiîlerin ve Maniheistlerin kutsal literatürleri de gnostik inanç ve öğretileri işleyen ilk elden kaynaklar arasında yer alırlar. Bundan başka başta Yuhanna İncili olmak üzere Hıristiyan literatürü içerisinde yer alan çeşitli kaynaklar da gnostik düşünceleri yansıtmaktadırlar. Bu ilk elden kaynaklar, yaklaşık olarak MÖ ilk iki asır ile MS 6. ve 7. yüzyıllar arasındaki bir zaman dilimine aittirler.

Gnostisizmle ilgili ikinci elden kaynaklar ise çeşitli dönemlerde yaşayan gnostik gruplar ve bunların inanç, öğreti ve ritüelleriyle ilgili bilgiler veren dış kaynaklardan oluşur. İkinci elden kaynaklar arasında Irenaeus (ölm. 200), Justin (ölm. 165), İskenderiyeli Clement (ölm.211/215) ve Origen (ölm. 253/254) gibi çeşitli Kilise Babalarınca yazılan kitaplarda verilen bilgiler önemli bir yer tutar. Ayrıca sonraki dönemlerde yaşayan Theoder bar Konai (MS 8. yüzyıl ) ve Urfalı Jacob (633-708) gibi Süryani yazarlarla Biruni (972-1048) ve Kırkisanî (MS 10. yüzyıl) gibi Arap yazarlar da eserlerinde bazı gnostik grupların inanç esasları ve ritüelleri hakkında bilgiler vermişlerdir.

Temel Kültleri

Bütün gnostik inanç ve öğretilerin temelinde oldukça dikkat çekici olan şu üç temel unsur bulunur:

1) Hayat ve ışık kültüne dayalı bir yüce varlık inancı.

2) Zıt prensipleri ifade eden bir dualizm anlayışı.

3) İnanılan yüce varlığın dışında olan ve yaratıcı tanrı tasavvurunu ifade eden demiurg düşüncesi.

Hayat ve ışık kültü bütün gnostik akımların dinsel yapılarında yer verdikleri önemli bir karakteristiktir. Gnostik dinlerde mevcudiyeti kabullenilen yüce varlığa verilen isimler arasında “Hayat”, “Yüce Hayat”, “İlk Hayat”, “Nur”, “Işık”, “Işık Kralı” ve “Yüce Işık” gibi isimler oldukça dikkat çekicidir. Gnostiklere göre hayat, düzen, huzur ve verimliliğin kaynağı ve var oluşun sırrıdır. Çoğunlukla ilahi alem bir “Hayat Ağacı” tiplemesiyle tasvir edilir. Hayat Ağacı’nın özünde varlığı tam olarak bilenemeyen ve tanımlamayan yüce tanrı bulunur; yüce tanrı etrafında yer alan ve bir bakıma Hayat Ağacı’nın dalları ve yaprakları gibi düşünülen ilahi varlıklar ve alemler ise bu yüce varlığın tezahürlerinden veya tecellilerinden ibarettir. Böylelikle tanrının bir ismi olarak kullanılan hayat, gnostiklerce sık sık “bilinemez”, “kavranamaz” ve “ifade edilemez” olarak nitelenir.

Gnostik öğretinin arka planında madde-mana, aydınlık-karanlık, ruh-beden ve dünya-öte dünya gibi değerler arasında var olduğuna inanılan katı bir dualizm bulunur. Gnostikler makro planda alemi, ışık alemi ve karanlık alemi şeklinde ikiye ayırırlar. Işık ya da nur alemi iyiliği, hakikat ve gerçeği temsil ederken karanlık ve zulmet alemi kötülüğü, yalanı ve gerçek olmayanı temsil etmektedir. Işık alemiyle karanlık alemi arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele ve çekişme vardır. Madde ve maddi olan her şey, yani içinde yaşadığımız dünya, bedenlerimiz ve bu dünyaya ait olan her şey kötülük alemine aittir ve dolayısıyla bizatihi kötüdür. Ruh ve ruhsal olan varlıklar ise ışık alemine aittir ve yapısı gereği iyidir. Kötülük alemiyle iyilik alemi ya da ışık ile karanlık veya nur ile zulmet arasındaki bu mücadelede başarılı olacak olan, iyilik, yani ışık veya nurdur. Makro hayatın sonunda kötülük ve zulmet, ışık tarafından dizginlenerek tahakküm altına alınacak ve onun emrinde olan madde ve maddi alem yok edilecektir. Mikro hayatı temsil eden insan açısından da aslolan, iyilik alemine ait olan ruhsal varlığına değer vermek ve kötülüğe ait olan maddi yapısına, yani bedenine ve bedenin istek ve arzularına boyun eğmemektir. Varlık itibarıyla kötü olan bu dünya ve dünyevi şeyleri terk etmek, ışık ve iyiliğin timsali olan ruha ve ruhsal aydınlanmaya kulak vermek gerekir. Böylesi bir dualizm konusunda gnostisizm diğer dualist geleneklerden ayrılır. Örneğin Zerdüştlükteki dualizm daha ziyade ahlakî bir karakter taşır. Gnostik dualizm adını verdiğimiz gnostiklerin dualizminde ise -etik bir karakter taşımanın yanı sıra- maddi aleme karşı bir tavır söz konusudur. Gnostik dualizmde madde ve maddeden kaynaklanan her şey kötülükle özdeşleştirilir. Gnostik gelenekte hayatî olan bu tasavvur, örneğin Zerdüştlükte görülmez.

Gnostik inanç ve öğretilerin temelinde yer alan dikkat çekici özelliklerden bir diğeri ise demiurg düşüncesidir. Maddeyi ve maddi unsurları kötülük ve karanlıkla özdeşleştiren gnostikler, maddenin varlığının yüce tanrıdan kaynaklanmadığını, onun yaratıcısının başka bir varlık olduğunu kabul ederler. Yüce tanrıdan başka bir varlık olan bu yaratıcı güce demiurg denir. İsmi Yunanca demiourgos (halk için çalışan) teriminden türetilen demiurg, evreni ve insanın maddi varlığını yaratan güçtür. Demiurgun temel karakteristik özellikleriyle ilgili benzer düşünce kalıplarına sahip olmakla birlikte gnostik gelenekler arasında demiurgun menşei, nitelikleri ve faaliyetleri konusunda çeşitli farklılıklar da mevcuttur.

İnsan Anlayışı

Gnostik sistemlerin insan anlayışı oldukça dikkat çekicidir. Gnostik düşüncede insanın yapısıyla ilgili bir triolojiye yer verilir. Buna göre insan üç unsurdan; ruh, beden ve nefsten oluşur. Sâbiî literatüründe bu üç unsur nişimta (ruh), pagra (beden) ve ruha (nefs ya da can) olarak adlandırılır. İnsanı oluşturan bu üç unsurdan ruh köken itibarıyla ışık alemine aittir. O, ilahi takdir gereği kötülük alemine ait olan yeryüzüne ve kötülüğün bir parçası olan bedene düşmüş ya da atılmış bir varlıktır, bir cevherdir. Öte yandan beden ve nefs ise yapıları gereği kötü tabiatlı ve süflîdirler; zira bunlar kötülük alemine aittirler. Işık alemiyle karanlık alemi arasında ezelden beri mevcut olan mücadelenin bir aşamasında ruh, kötülük ve karanlığı yenmek ve tahakküm altına alabilmek gayesiyle yüce ışık tanrısı tarafından ışık ve nur aleminden karanlık alemine, yani maddi aleme indirilmiş ve beden içerisine konulmuştur. Gnostiklere göre beden içerisinde ruh, hapishanedeki bir tutsak gibidir. Zira, ruhu çepeçevre kuşatan beden, onu elden kaçırmamak amacıyla tutsak etmiştir ve onun iyilik ve ışığının dışa aksetmemesi amacıyla da elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ruh ise maddi aleme ve beden atılmış olmaktan hiç memnun değildir. O, kendi asıl vatanı olan ilahi aleme geri dönebilmek, oraya yükselebilmek için yanıp tutuşmakta ve bunun özlemini çekmektedir. Işık ve iyilikle ezeli-ebedi mücadelesinde bir ışık unsuru olan ruhu tutsak etmiş olan kötülük, ruhun kaçmasını engellemek için bedeni ve her türlü dünyevi arzu ve ihtirası temsil eden nefsi kullanmaktadır. Kısacası ruhun bu dünyadan kaçışı beden ve nefs ile engellenmeye çalışılmaktadır.

Kurtuluş Doktrini

Gnostik tasavvura göre kurtuluş ya da hidayet, süflî madde alemine düşen ruhun tekrar ilahi aleme yükselmesiyle gerçekleşir. Gnostiklere göre ilahi alemin bir parçası olan ruh ölümsüzdür. Ölüm, ancak süflî olan maddi varlıklar ve -insan söz konusu olduğunda- beden için geçerlidir. Genellikle bedenin arzu ve isteklerinin bir ifadesi olarak kabul edilen nefs konusunda ise farklı görüşler mevcuttur. Örneğin, Sâbiîler, kişi için bu dünya hayatının sonu demek olan bedenin ölümüyle iyi kişilerin (gnostiklerin) henüz dünya hayatındayken ıslah edilmiş nefislerinin de ruh ile birlikte ilahi aleme yükselmeye hak kazanacağına inanırlar. Öte yandan kötü insanların (gnostik olmayanların) nefislerinin bedenin ölümüyle birlikte yok olacağına, bu insanların ruhlarının ise kurtuluşa eremediklerinden dolayı eza ve cefa dolu bir hayat yaşamaya mahkum edileceğine inanılır.

Gnostisizme göre ruhun kendi başına kurtuluşa ve hidayete ulaşabilmesi imkansızdır. Ruhun kurtuluşu için gerekli olan aşamalar şu şekilde sıralanabilir:

1) Öncelikle ruhun süflî alemdeki kendi yapısını kavraması ve bu kötü hayattan kurtulabilmek için bir istek ve arzu, bir iştiyak duyması, bir diğer ifadeyle kendini bilmesi ve kendisinin asıl mekanı olan ilahi aleme bir özlem duyması gerekir.

2) Bundan sonra ruh vaftiz, oruç, günlük dua ve diğer ibadetler gibi ritüellerle kurtuluş için gerekli olan altyapıyı hazırlamalıdır.

3) Bu arada kurtuluşun bir nevi anahtarı olan kutsal bilgiyi ve hikmeti kendisine getirecek ve öğretecek olan bir kurtarıcı ya da yol göstericinin, bir mürşidin olması gereklidir.

4) Son olarak gnosis, manda, sophia gibi çeşitli adlarla adlandırılan bir kurtuluş iksiri olan gizli kutsal bilginin bu mürşit aracılığıyla kendisine ilham edilmesi gerekir.

Bilgi (Gnosis) Tasavvuru

Gnostik inanç ve öğretilerin odak noktasını oluşturduğu bir öğreti olan gnostisizmin kurtarıcı bilgi ve gizli hikmet doktrini de oldukça dikkat çeken bir başka husustur. Bu öğreti, -bazı küçük yorum farklılıklarıyla birlikte- bütün gnostik sistemlerde önemli bir yer tutar. Gnostik terimi de “bilgi” anlamına gelen Yunanca gnosis teriminden gelmektedir. Bu süflî alemden kurtulabilmesi için ruhun sahip olması gereken bu bilginin birtakım özellikleri bulunur. Bu bilgi kutsal bir bilgidir ve ilahi alemden, ilahi alemin merkezinde yer alan yüce tanrıdan kaynaklanır. Değişik gnostik sistemlerde gnosis, manda ve sophia gibi değişik adlarla adlandırılan bu kutsal bilgi menşe itibarıyla aynı kaynağa sahiptir; zira her ikisinin de kaynağı ve menşei ilahi nur alemidir. Bu bilgi kazanılan, alınan, ulaşılabilen bir bilgi değil, verilen, bahşedilen ve bağışlanan bir bilgidir. Duyu ve algılarımıza dayalı tecrübe dünyamıza ait verilerle bu bilgi kavranamaz, anlatılamaz ve ifade edilemez. Ancak ruh, gerekli şartları yerine getirerek bu bilgiyi almaya ya da bir başka ifadeyle kurtuluşa hak kazandığında yüce kurtarıcı tarafından bu bilgi kendisine ilham edilir. Bu bilgi esoterik, gizli bir bilgidir; gnostiklerden başkası onu bilemez, anlayamaz ve idrak edemez. Aynı şekilde tıpkı yüce nur alemi ve onun hakimi yüce tanrı gibi, bu bilgi de süflî aleme yani dünyaya yabancı olan, tabiatı gereği onun dışında olan bir bilgidir. Kendilerine bu bilgi bağışlanmış olan gnostiklerin bunu veya bunun tezahürlerini dışa aksettirmeleri, ifşa etmeleri en büyük suçtur. Örneğin Sâbiîler kendi inanç esaslarının ve kutsal literatürlerinin Sâbiî olmayanlara ifşa edilmesini küfür olarak değerlendirirler. Son olarak bu kutsal bilginin ne olduğu ya da neyin bilgisi olduğu konusunda net bir cevap bulabilmek genellikle zor olmakla birlikte, gnostik literatürden anlaşılabildiği kadarıyla bu bilgi gerçeğin, hakikatin, yüce varlığın ve ışık aleminin bilgisidir. Çeşitli gnostik kaynaklarda kuşta, yani “gerçek, hakikat” olarak adlandırılan bu bilgi, hakikatin kavranılmasını, yüce tanrının bilinmesini sağlayan bilgidir.

Gnostik düşünceye göre ruhun, bu bilgiye doğrudan vakıf olma veya kendi kendine ulaşabilme imkanı yoktur. Bu durumda ruh, yüce tanrının gerçekliğiyle ilgili bu kutsal, gizli bilgiyi kendisine getirmekle görevli olan bir kurtarıcıya, bir aydınlatıcıya ihtiyaç duyar. Bu kurtarıcı, yüce tanrı tarafından bilgiyi almaya hazır durumda olan ruhlara ilahi bilgiyi iletmekle görevlendirilmiştir. Gnostik literatürde kurtarıcının özellikleri genellikle mitolojik ve sembolik anlatımla ifade edilmeye çalışılır. Mitolojik anlatım içerisinde kurtarıcıdan, ışık aleminden dünyaya gönderilmiş olan, süflî alemin idrak edemediği ilahi bir figür olarak bahsedildiği gibi, ondan Sâbiî literatüründe yer alan Yahya motifinde olduğu gibi, yeryüzünde yaşayan ve kötü güçlere karşı mücadele ederek ruhlara ilahi bilgi ve hikmeti ileten tarihsel bir şahsiyet olarak da bahsedilebilir.

Gnostisizmde redeemer olarak adlandırılan kurtarıcı ya da mürşidin çarpıcı bir özelliği de süflî alemde irşat edici olarak görevlendirilmeden önce bizzat kendisinin de ilahi takdir gereği bu kötü alemde yaşamayı, burada kurtuluşun yolunu aramayı ve nihayet kurtarıcı bilgiye vakıf kılınarak süflî alemden kurtarılmayı tecrübe etmiş olmasıdır. Yerinde bir ifadeyle o, bizzat kendisi kurtarılmış olan bir kurtarıcı, irşat edilmiş olan bir mürşittir. Teknik bir ifadeyle, redeemed redeemer, yani kurtarılmış bir kurtarıcıdır. Kendisinin kurtarılması sonrası o, kendisi gibi süflî alemde, beden hapishanesinde mahkum olan ruhları kurtuluş yoluna iletmesi, onlara kurtarıcı bilgi olan gnosis’i öğretmesi ve onları aydınlatması amacıyla görevlendirilmiştir.

İbadet Anlayışları

Gnostik geleneğe göre, ruhun kurtarıcıyı ve mürşidi kavrayabilmesi ve kendisini hidayete kavuşturacak olan ilahi bilgiyi alabilmesi için bu hususta gerekli olan altyapıyı hazırlaması zorunludur. Bu şartlar ruhun kendi konumunu idrak etmesi, yani kendini bilmesi, kurtuluşu arzulaması ve kurtuluş yolunu seçtiğinin göstergesi olan ritüelleri icra etmesidir. Yapılması gereken ayin ve dinsel törenler konusunda gnostik toplumlar arasında bazı farklılıklar mevcut olmakla birlikte, bütün gnostik ibadetlerin ortak hedefi, kötü ve karanlık unsurlardan manevi temizlenmeyi sağlamak ve süflî olarak kabul edilen dünyevi unsurlardan uzak durmaktır. Bu gaye doğrultusunda bütün gnostik toplumlar az ya da çok, hafif ya da katı bir asketizme yer verirler. Örneğin Maniheizmde Maniheist cemaat arasında kurtuluşa en yakın olarak görülen seçkinlerin karakteristik özelliği, elden geldiğince az yemek, az konuşmak, az uyumak, dünyevi her türlü iş ve meşgaleden uzak durmak, evlenmemek, bütün zamanını dua, ibadet ve dini öğretiyle geçirmeye çalışmaktır. “Eline, beline ve diline sahip olmak” ifadesi Maniheist ahlak anlayışının temelini oluşturan bir özdeyiştir. Öte yandan halka karışmamak, dünyevi her türlü arzu ve ihtirasa karşı direnmek, ahlaki her türlü kötülükten uzak durmak bütün gnostik toplumların ortak özelliklerindendir. Gnostik geleneğe göre ideal bir yaşantı süflî alemden tamamen el etek çekmeyi gerektirir. Bu nedenle birçok gnostik ekol, evlilik ve aile hayatını bile terk etmeyi esas alan bir yaşam tarzını öngörürler. Öte yandan hemen hemen bütün gnostik cemaatlarda gusül, abdest ve vaftiz önemli bir ibadet olarak yer alır. Zira gnostikler Ürdün, Fırat, Dicle ve Karun nehirleri gibi akarsuların ışık aleminden kaynaklandığına ve tekrar oraya döküldüğüne inanırlar; dolayısıyla buralarda yıkanmanın süfli madde aleminden kaynaklanan kirleri yok edeceğini kabul ederler. Bundan başka günün belirli saatlerinde ilahi alemin bulunduğu yön olarak kabul edilen kuzeye yönelerek dua etmek, oruç tutmak, ölüleri ve ata ruhlarını anmaya yönelik çeşitli ayinler yapmak ve benzeri düzenli ibadet biçimlerine de yer verirler. Son olarak birçok gnostik toplulukta sihir, büyü, muska, astrolojik hesaplamalara dayalı kehanet gibi adetlere de sıklıkla rastlanılır.

Literatür

K. Rudolph: Gnosis the Nature and History of an Ancient Religion, Edinburgh 1983.

G. Quispel: Gnostik Studies, (2 cilt) İstanbul 1974.

G. Filoramo: A History of Gnosticism. Oxford 1990: 20-141.

W. Foerster: Gnosis, I. Patristic Evidence. Oxford 1972.

H. Jonas: The Gnostic Religion. Beacon Hill 1958.

A) Sâbiîlik

Günümüzde toplam nüfusları 20.000’i geçmeyen Sâbiîler, genellikle güney Irak’ta Fırat ile Dicle’nin birleştiği bataklık bölgelerdeki küçük yerleşim merkezlerinde yaşarlar. Ayrıca Basra ile Bağdat gibi büyük şehirlerde gümüş ve altın işlemeciliği yapan Sâbiîlere rastlamak mümkündür. Bundan başka İran’da Karun nehri boyunca yer alan yerleşim merkezlerinde az sayıda Sâbiî yaşamaktadır.

Arap komşularınca Sâbiî (Subbi ya da Subbâ) diye adlandırılmalarına rağmen Sâbiîler, gerek kutsal kitaplarında gerekse kendi aralarında kendilerine bu ismi vermezler. Onlar kendilerini Mandenler (arifler, bilenler) ya da Nasuralar (kutsal öğretileri koruyup gözetenler) olarak adlandırırlar. Manden ismi, Sâbiîler arasında cemaatın bütün üyeleri için kullanılırken, Nasura ismi daha ziyade rahipler ve cemaatin diğer ileri gelenleri için kullanılmaktadır. Ayrıca onlar, ataları için de Nasura ismini kullanırlar. Öte taraftan Sâbiîlerin dili olan Mandencenin bir fiil kökünden türetilen ve “vaftiz olan (gusül eden)” anlamına gelen “Sâbiî” terimi, Sâbiîlerin en göze çarpıcı ibadetlerinden birisi olan sık sık vaftiz olmaları dolayısıyla komşularınca onlara bir isim olarak verilmiştir.

1. Sâbiîlerle İlgili Yapılan Araştırmalar

Kur’an’da üç yerde (Bakara:62, Maide:69, Hac:17) isimlerinden bahsedilen Sâbiîlerin kim oldukları ve nerede yaşadıkları konusu, erken dönemlerden itibaren birçok İslam aliminin ilgisini çekti. Miladî 9. yüzyılın ilk yarısına kadar yaşayan İslam alimleri, Sâbiîlerin güney Irak’ta yaşadıkları ve kendilerine mahsus belirli bir dinlerinin olduğu gibi bazı değerlendirmeler yaptılar. Bu ilk dönem İslam alimlerinin değerlendirmeleri oldukça yüzeysel ve dış gözleme dayalı olmakla birlikte genellikle doğruydu. Halife Me’mun dönemi, Sâbiîlerin kim oldukları konusunda günümüze kadar gelen spekülasyon ve yanlış değerlendirmeler açısından bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde, o zamana kadar Sâbiîlikle hiçbir ilgisi olmayan, çevrelerinde “putperestler” ve “Harranîler” gibi adlarla tanınan ve geleneksel Asur-Babil politeizmini (gök cisimlerini ve onları sembolize eden putlara tapınmayı) devam ettiren Harranlılar, Sâbiî adını aldılar. Bu adı almalarının nedeni, Halife Me’mun’un ölüm tehdidinden kurtulmaktı. Zira Me’mun, onların putperest yapılarına İslam devletinde zımmî (anlaşmalı) statüsüyle yaşamalarına mani olarak görmüş ve onları, ya Müslüman olmaları ya da Kur’an’da adı zikredilen gruplardan birine girmeleri konusunda tehdit etmişti. İnançları konusunda sıkışan putperestler “Sâbiî” ismine sığındılar. Harranlı putperestlerin böylelikle Sâbiî ismini almalarından sonra, birçok Harranlı bilgin (ünlü Sâbit ibn Kurrâ ve İbrahim ibn Hilâl gibi) Sâbiî adı altında Bağdat gibi merkezlerde meşhur oldu ve bunların bazıları kendi inançlarını (Sâbiîlik adı altında) hararetle savundular. Bu arada gerçek Sâbiîler ise dinlerinin bir gereği olarak inançlarını dışa vurmamaları ve bilim ve edebiyat gibi sahalarda herhangi bir varlık gösterememeleri nedeniyle bir bakıma unutuldular. Dolayısıyla bu dönemden itibaren İslam alimleri eserlerinde Sâbiîlik adı altında Harran politeizmine geniş yer verdiler. Diğer yandan el-Bağdadî, Bîrunî ve İbn Nedim gibi bazı İslam alimleri, Sâbiîleri “Harran Sâbiîleri” ve “Vâsıt Sâbiîleri” diye ikiye ayırarak, güney Irak’ta yaşayanları kasteden Vâsıt Sâbiîlerinden “gerçek Sâbiîler” olarak bahsettiler. Ayrıca bunlar, Harranlıların aslında Sâbiî olmadıklarını, zira bunların Sâbiî ismini sonradan aldıklarını açıkça ifade ettiler. Bununla birlikte Sâbiîlik konusundaki bu karmaşa sonraki dönemlerde de devam ederek günümüze kadar geldi. İslam kültürü açısından hiç de yabana atılmayacak bir öneme sahip olan bu din ve cemaat hakında, yakın zamanlara kadar Müslümanlar tarafından ilk elden kaynaklara dayalı bir çalışma maalesef yapılamadı.

Öte yandan batılılar, Sâbiîlerle oldukça erken bir dönemden (16. yüzyıl) itibaren ilişki kurdular. İran ve Irak’ta faaliyet gösteren -başta Cizvit misyonerleri olmak üzere- çeşitli batılı araştırıcı ve misyonerler, ilk zamanlar “Vaftizci Yahya Hıristiyanları” adını verdikleri Sâbiîlerle ilişki kurarak, onların kutsal kitaplarını kendi ülkelerine götürmeye ve bu dinle ilgili bilgi vermeye başladılar. Önceleri gözlem ve gezi notlarından öteye geçmeyen bilgiler, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren yerini Sâbiîlerle ilgili oldukça ciddi çalışmalara bıraktı. Sâbiî literatürünün neredeyse tamamı çeşitli batı dillerine çevrildi ve onlarla ilgili birçok eser yazıldı. Sâbiîlerle ilgili önemli çalışmalar yapan modern araştırmacıların başında M. Lidzbarski, E. S. Drower, K. Rudolph ve J. J. Buckley gelmektedir.

2. Tarihçesi

Her ne kadar Sâbiîler, kendi dinlerinin Hz. Adem’le birlikte başlayan bir “ilk-din” olduğunu iddia etseler de Sâbiîliğin tarihçesi ancak günümüzden yaklaşık ikibin yıl önce başlar. Sâbiîlik MÖ son ikiyüzyıl içerisinde Filistin-Ürdün bölgesinde mevcut olan heterodoks Yahudi akımları içerisinde filizlenir. Bu tarihte Kudüs’teki ana cemaat tarafından temsil edilen, resmi Yahudilik anlayışına karşı çıkan birçok cemaat mevcuttu. “Kumran Cemaatı” olarak da bilinen Esseniler, Vaftizciler ve Nasuralar, bunlar arasında en önemlileriydiler. Sâbiîlik açısından özellikle Nasuralar dikkat çekicidir. Zira kutsal kitaplarında Sâbiîler, Filistin’deki atalarından Nasuralar olarak bahsederler ve onların Yahudilerle olan mücadelelerini anlatırlar. Nasuralar ekolü, resmi Yahudilik anlayışına karşı çıkan gruplar arasında en önemlisiydi. Bu nedenle Yahudiler, o dönemde kendi içlerinden ortaya çıkan her yeni hareketi Nasuralardan olmakla suçladılar. Nitekim o dönemde Hz. İsa ve cemaatı da onlar tarafından ilk zamanlar Nasuralar ismiyle isimlendirildi.

Sâbiîler tarafından “büyük bir önder” ve “bir ışık peygamberi” olarak adlandırılan Hz. Yahya da büyük ihtimalle Nasuralar cemaatıyla ilişki içerisindeydi. Hz. İsa’nın çağdaşı olan Yahya, yahudi toplumunun bir üyesi olarak doğmuştu. Ancak sonradan bir peygamber olarak Yahudiliğe karşı çıkmış ve Kudüs dışında kendi cemaatını kurmuştu. Hz. İsa, risaleti öncesi zaman zaman, yaşça kendisinden büyük olan Hz. Yahya’nın vaazlarını dinlemeye gelirdi; hatta bir defasında bizzat onun eliyle gusül abdesti aldı. Yahya’nın faaliyetleri resmi Yahudilik taraftarlarını telaşlandırmıştı. Böylelikle onlar, Roma’nın bölgedeki valisi olan Herod Antipas’ı çeşitli desiselerle Yahya aleyhine kışkırttılar ve neticede Yahya tutuklandı. Birçok eziyet ve işkenceden sonra Hz. Yahya, başı kesilmek suretiyle idam edildi ve taraftarları sıkı takibat ve katliama tabi tutuldu. Bu katliam olayına Sâbiîler kutsal kitaplarında geniş yer verirler. Ginza’nın ifadesine göre Yahudiler, başta 365 ileri gelen olmak üzere binlerce Nasurayı (Sâbiîlerin atalarını) katlettiler. Katliamdan kurtulanlar ise, zamanın Arsakid kralı himayesinde kuzey Mezopotamya’ya doğru kaçtılar. Sâbiî kutsal kitapları bunların sayısının 60. 000 civarında olduğunu vurgular. Bir müddet sonra Nasuralar/Sâbiîler buradan güney Mezopotamya’ya göç ederek buraya yerleştiler. Mecusiliğin İran’da resmi din olarak kabul edildiği MS 3. yüzyılın ilk yarısına kadar Sâbiîler bu bölgede altın çağlarını yaşadılar. 7. yüzyılda Irak’ın Müslümanlarca fethedilmesi üzerine, diğer yöre halkı gibi Sâbiîler de zımmi statüsüyle İslam hakimiyeti altına girdiler.

Bu tarihi süreç içerisinde Sâbiîler, değişik inanç ve kültür mensubu çeşitli halklarla komşuluk ilişkileri içerisinde yaşadılar. Doğal olarak zamanla bu geleneklerden çeşitli alanlarda etkilendiler. Kendi asli Yahudi kültürleri yanısıra İran dinlerinden (ölü ile ilgili bazı törenler, ayin yemekleri ve yıldızlarla ilgili çeşitli tasavvurlar konusunda olduğu gibi), Babil-Asur dininden (sihir ve büyü formülleri vb) ve Hıristiyanlıktan (Pazar gününün kutsallığı gibi) çeşitli unsurları adapte ettiler. Bu arada Filistin’deki katliam ve takibat nedeniyle Yahudiler karşı birçok polemik geliştirdiler ve zamanla Yahudilikten iyice uzaklaştılar.

3. Kutsal Kitapları

Oldukça zengin bir dini literatüre sahip olan Sâbiîlerin kutsal kitapları iki ana grupta toplanır: Yazılı metinler ve sır metinleri.

Yazılı metinler kendi aralarında temel kitaplar, esoterik (gizli) özelliğe sahip metinler, divan, şerh ve tefsirler, astrolojik metinler ve büyü ve sihir yazmaları şeklinde çeşitli gruplara ayrılabilir. Sâbiî kutsal kitapları arasında en önemli yeri oluşturan temel kitaplar Ginza, Draşia d Yahya ve Kolasta’dır. İki ana kısma (Sağ Ginza ve Sol Ginza) ayrılan ve “hazine” anlamına gelen Ginza yaklaşık 600 sayfadan oluşur. “Adem’in Kitabı” diye de adlandırılan bu kutsal kitap, çeşitli dualar, teoloji, mitoloji, ölüm ve ölüm sonrası hayat ve benzeri konuları ihtiva eder. Draşia d Yahya (Yahya’nın Öğretileri), adından da anlaşılacağı gibi büyük ölçüde Yahya’yı, onun hayatı ve öğretilerini konu alan bir kitaptır. Kolasta (Kolleksiyon ya da Övgü) ise gusül, ayin yemekleri ve benzeri ibadetlerle ilgili dua ve uygulamaları konu alan bir günlük ibadet kitabıdır. Yalnızca rahipler ve rahip adaylarınca kullanılmasına izin verilen esoterik kitaplara Alf Trisar Şualia (Bin oniki Soru), Alma Rişaia Rba (Büyük İlk Alem) ve Alma Rişaia Zuta (Küçük İlk Alem) örnek olarak verilebilir. Bu eserler de çoğunlukla teolojik konularla çeşitli mitolojik tasavvurları ele almaktadır. Divan, şerh ve tefsirler çeşitli konularla müstakil olarak ilgilenen kitaplardır. Astrolojik metinler ise gelecekle ilgili kehanette bulunma, eksorsizm (kötü ruhları ve cinleri kovma) ve doğum, ölüm, yeni yıl ve evlenme gibi durumlarda ilgili kişinin ve günün ad, saat ve tarihiyle ilgili -ebced hesabına benzer yolla- çeşitli astrolojik hesaplar yaparak ilgili olayları yorumlama konusunda bilgiler veren metinlerdir. Bunların en önemlisi Sfar Malvaşia (Burçlar Kitabı)’dır. Sâbiî sır metinleri ise çeşitli dönemlerde hastalık, kara büyü, sihir, bela, afet ve benzeri kötülüklere karşı çanak, çömlek gibi eşyalar üzerine ya da metal veya papirüs sayfalara yazılan kısa muskalar ve sihir metinleridir.

Sâbiîler kutsal kitaplarının, -özellikle temel kitaplarla yalnızca rahiplerin okumalarına izin verilen esoterik metinlerin- yaratılışta yüce Tanrı tarafından ilk insan Adem’e vahy olunduğuna inanırlar. Sâbiî literatürü üzerinde yapılan çalışmalar, bu literatürden en azından bir kısmının MS 2. ya da 3. yüzyılda derlendiğini ortaya koymaktadır.

Sâbiî kutsal metinlerinin yazılı olduğu dil Aramcanın doğu lehçelerinden birisi olan Mandencedir. Günlük hayatta Arapça konuşan Sâbiîler, bu dili anlamadan sadece ibadet dili olarak kullanırlar. Bu dili okuyup yazabilme ayrıcalığı ise yalnızca rahiplere aittir.

4. Tanrı Tasavvurları

Sâbiîlerin tanrı tasavvurlarının temelinde gnostik bir dualizm mevcuttur. Bu dualizme göre bir tarafta ışık ve nur alemi, diğer tarafta ise karanlık alemi bulunur. Işık aleminin başında “Yüce Hayat”, “Kudretli Ruh” ve “Yüceliğin Efendisi” gibi isimler de verilen Malka d Nhura (Işık Kralı) bulunur. Malka d Nhura, en üstün niteliklerle mücehhez ve bütün eksikliklerden münezzeh olan yüce varlıktır. Ginza’daki şu ifade onu en iyi şekilde tanımlar:

“Sana hamd olsun! ...kudreti dışa taşan ve sonsuz olan Gerçekliğin Tanrısı, bitmek bilmeyen saf Nur ve yüce Işık; merhametli, bağışlayan, rahim (müşfik) ve şefkatli (yüce varlık); bütün inananların kurtarıcısı, bütün iyiliğin sahibi, kudretli, akıllı, (her şeyi) bilen, gören, hikmet sahibi olan ve her şeye gücü yeten (varlık); yukarı, orta ve aşağı ışık alemlerinin hepsinin sahibi, izzetin yüce siması, saltanatında bir ortağı olmayan ve tahtını paylaşacak bir şeriki bulunmayan sonsuz ve görünmez (varlık).”

Işık aleminde yüce varlık Malka d Nhura’nın etrafında sayısız nurani varlık bulunur. Uthria (zenginler) ve Malkia (krallar) diye adlandırılan bu varlıkların görevi, Malka d Nhura’yı takdis ve tesbih etmektir. Işık alemi ve bu alemin varlıkları kötülükten tamamıyla münezzehtirler. Bu alem yokluk, eksiklik, fanilik ve yanlışlık gibi sıfatlardan da tamamıyla uzaktır. Sâbiî kutsal kitaplarında, yönlerden kuzeyde olduğuna inanılan Işık aleminin düzen, varlık ve verimliliği sembolize eden Hayat (Hiia) prensibinden oluştuğu ifade edilir. Böylelikle hayat prensibi bütün Sâbiî teolojisine baştan sona hakimdir.

Öte yandan dualizmin diğer kanadını oluşturan karanlık alemi de ışık alemi gibi benzer bir yapılanmaya sahiptir. Işık aleminin hayat prensibinden oluşmasına karşılık, karanlık alemi yokluk, eksiklik ve düzensizliği sembolize eden kaos ya da Kara Su’dan oluşmuştur. Yönlerden güneyde olduğuna inanılan be alemin başında zaman zaman Ur ya da “Büyük Canavar” diye de adlandırılan Malka d Hşuka (Karanlık Kralı) bulunur. Malka d Hşuka, karanlık alemindeki sayısız kötü varlığın yaratıcısı ve yayıcısı olarak nitelenir. Birçok olağanüstü nitelik ve güçlere sahip olan bu varlık, kötü ve karanlık vasıfların tümüne sahiptir. Ginza’da onun, aslan başlı, ejderha gövdeli, kartal kanatlı ve kaplumbağa sırtlı korkunç bir surete sahip olduğu, dudaklarının kalınlığının yaklaşık 800.000 km. olduğu, nefesinin demiri erittiği ve bir bakışıyla dağları sarstığı belirtilir. Buna rağmen, yüce Işık Kralı karşısında yer alması nedeniyle onun bir aptal ve sersem olduğu vurgulanır.

Malka d Hşuka’nın etrafında sayısız kötü varlık, devler, şeytanlar, kötü ruhlar, canavarlar ve benzeri varlıklar bulunur. Bu varlıklara ilaveten karanlık alemi içerisinde bir de düşmüş ışık varlıkları vardır. Bunlar kötü varlıklarla işbirliği ya da ezeli bir takdirin (kaderin) bir tezahürü olarak karanlık alemine atılmış varlıklardır. Bunların başında Ruha isimli bir dişi figür gelir. Ruha, özellikle alemin ve insanın yaratılışı mitolojisinde kötü varlıkları harekete geçirmesi konusunda Malka d Hşuka’yı kışkırtan bir varlık olarak nitelenir. Ayrıca ışık alemiyle karanlık alemi arasında bir bakıma aracı varlıklar olan Yuşamin, Abatur ve Ptahil (maddi alem ve insanın yaratıcısı) gibi figürler de karanlık alemine atılmış varlıklar arasındadır.

Sâbiî ilahiyatına göre Malka d Nhura gibi Malka d Hşuka da ezeli ve ebedidir. Dünyanın sonunda bütün kötü varlıklar yok edilecek, ancak karanlık ve kaos prensibiyle karanlık tanrısı Malka d Hşuka varlıklarını ebediyen sürdürecektir. Bununla birlikte bunlar Malka d Nhura tarafından kendi kabukları (alemleri) içine hapsedileceklerdir.

5. Kainat ve Dünya Hakkındaki İnançları

Sâbiîlerin kainatın ve yeryüzünün oluşumu ile ilgili tasavvurları baştan sona mitolojiyle iç içedir. Gerek kainat ve yeryüzünün gerekse insanın yaratılışı, ışık ve karanlık ya da iyilik ve kötülük arasındaki kaçınılmaz mücadeleyle ilgili ilahi kaderin bir tecellisi olarak görülür. Kainatın yaratılışı öncesi dönemde karanlık alemiyle ışık alemi birbirinden tamamıyla ayrı durumdadırlar. Karanlık alemi, yapısı gereği kaos ve düzensizlik halinde Kara Su’dan oluşmuştur; hayat ve verimlilik unsurları taşımadığından düzenli hiçbir şey var edemez. Dolayısıyla Karanlık Kralı, ışık alemi varlıklarını ele geçirip tutsak etme planları kurmaktadır. Durumdan haberdar olan Işık Kralı ise buna karşı çeşitli tedbirler almaktadır. Nitekim, ışık elçisi Manda d Hiia’yı özel görevle gizlice karanlık alemine gönderir. Manda d Hiia, yanındaki kutsal silahlarıyla Karanlık Kralı’nı yakalar ve zincire vurur. Ancak sonradan ışık aleminde yaşayan bazı ışık varlıkları, kendilerinin dışındaki alemleri ve varlıkları merak ederek ışık alemiyle karanlık alemi arasındaki perdeleri aralar ve Kara Su’ya (karanlık alemine) bakarlar. İşte onların bu merakı ışık aleminden düşüşün ya da atılışın başlangıcı olur. Işık aleminden atılan varlıklardan her biri sonradan hatalarını anlayıp, tekrar ışık alemine dönmek isterlerse de onların bu isteği ilahi kader gereği kabul edilmez. Ancak maddi alemin (kainatın) varlığına son verildiğinde bunlar günahlarından temizlenerek tekrar ışık alemine kabul edileceklerdir.

Kainatın yaratılışı açısından özellikle Yuşamin, Abatur ve Ptahil’in düşüşleri çok önemlidir. İkinci Hayat, Üçüncü Hayat ve Dördüncü Hayat olarak da adlandırılan bu üç varlık, ışık alemiyle karanlık alemi arasında bir bakıma temas kurma ve aracılık yapma görevini üstlenirler. Bir başka açıdan bu üç varlık, yaratılışla ilgili karanlık alemine düşüşün üç aşamasını oluştururlar. Bir diğer ifadeyle Yuşamin ve Abatur’un durumunda karanlık alemine düşüş tam olarak gerçekleşmez; ancak Ptahil ile düşüş tamamlanmış olur. Yuşamin ve Abatur, düştükleri karanlık alemin sınırlarında kendilerine ait bir dünya kurmak isterlerse de başarılı olamazlar. Nihayet Abatur, kendi aleminin perdesini rarlayarak Kara Su’ya bakar ve o anda Kara Su’da kendi sureti yansır. Bu yansımadan Dördüncü Hayat olarak adlandırılan Ptahil oluşur. Ptahil kendisinde bulunan ışık parçacıklarıyla kara sular içinde kendisine ait bir dünya yaratmaya çalışır; ancak bunda başarılı olamaz. Daha önceden karanlık alemine atılmış olan ve Ptahil’in bu çalışmalarını gören Ruha, Karanlık Kralı büyük canavar Ur’la işbirliği yapar, onun zincirlerini çözer ve ikisi birlikte Ptahil’e dost görünerek onu maddi alemi yaratma işinde teşvik ederler. Zira, niyetleri Ptahil’in yaratacağı dünyaya sonradan hakim olmaktır. İlk girişiminde başarılı olamayan Ptahil, Işık Kralı’na yardım etmesi için yalvarır. Bu arada ileriye dönük planlarını gerçekleştirme yönünde dişi figür Ruha ile Karanlık Kralı birleşirler ve bundan kötü varlıklar olan 7 gezegenle 12 burç doğar. Ptahil’in yalvarmaları karşısında Işık Kralı ona hayat nurunu verir ve Ptahil bununla kara sularda Dünya'yı yaratır. Bu dünyanın maddi yönleri kara sudan, hayat ve verimlilik taşıyan yönleri ise hayat nurundan oluşur. Bu yaratılış tamamlandığında kötü güçler kara suyla birleşen hayat nurunun (ışık varlığının) kaçmaması için bu dünyanın etrafına kendi çocukları olan 7 gezegen ve 12 burcu yerleştirirler. Böylelikle Ptahil’in dünyası tamamıyla gözetim altına alınmış olur. Kötü güçler bununla da kalmayıp hileyle dünyayı Ptahil’in elinden alır ve onu cinler, devler ve şeytanlar gibi sayısız kötü varlıkla doldururlar.

Görüldüğü gibi dünyanın yaratılışı olayında yaratıcı güç, yüce Işık Tanrısı değil, düşmüş ışık varlığı olan demiurg Ptahil’dir. Sâbiî literatüründe dünyanın yaratılışıyla ilgili nadiren monistik (dünyayı yaratanın yüce Tanrı olduğu şeklinde) yaklaşımlara da rastlanmaktadır. Ancak bunların Sâbiîliğe sonradan adapte edilmiş olduğu kesindir.

6. İnsan Hakkındaki Görüşleri

Sâbiîlerin insanın oluşumu ve yapısı ile ilgili tasavvurları, kainatın ve dünyanın yaratılışı mitolojisiyle bir bütünlük arzeder. Yarattığı dünyanın kötü güçlerce ele geçirilip doldurulduğunu gören demiurg Ptahil, hiç olmazsa dünyada kendisine vekalet edecek bir varlık oluşturmak ister ve insanı yaratmayı planlar. Ancak, kötü güçler yine onu kandırmayı başarırlar ve onunla bu konuda da işbirliği yaparlar. Böylelikle insanın maddi yönünü oluşturan ceset, Ptahil tarafından yaratılır. Ancak bu yaratma işi başarısızlıkla sonuçlanır; zira yaratılan varlık hayat unsurundan yoksun, dolayısıyla cansızdır. Ona can vermek için kötü güçler türlü yollar denerler, fakat bir türlü başarılı olamazlar. Sonunda Ptahil, yüce Işık Tanrısına yalvarır ve kendisine yardım etmesini ister. Bu seslenişe cevap olarak Işık Kralı, insanın ruhunu ışık aleminden yeryüzüne indirir ve bir ışık elçisi (Manda d Hiia) aracılığıyla cansız bedene yerleştirir. Bunun üzerine insan (Adem) ayağa kalkar ve konuşur.

Sâbiî inancına göre Adem, inanan bir insandır. Zira yüce Tanrı insanı kötü varlıkların eline bırakmamış; ruhun bedene konuluş anından itibaren onu eğitmesi için Manda d Hiia’yı ve onu korumaları için de üç ilahi muhafızı (Hibil, Şitil ve Anuş) yeryüzüne indirmiştir. Böylelikle ilahi yolu tanıyan ilk insan yüce Işık Kralı’na itaat eden bir varlık haline gelmiştir. Ayrıca Adem’in yeryüzünde yalnız kalmaması amacıyla Havva da yaratılmıştır. Öte yandan Sâbiî kutsal metinlerinde Havva’nın yaratılışı ve yapısı konusunda zaman zaman farklı yaklaşımlara da rastlanmaktadır. Dünyanın süfli yapısı nedeniyle insanın Adem ve Havva olarak ikiye ayrıldığı şeklinde görüşler de mevcuttur. Adem’le Havva’nın evliliklerinden üç erkek ve üç kız dünyaya gelmiş ve bunlar vasıtasıyla insanlık çoğalmıştır.

Görüldüğü gibi Sâbiîlere göre insan madde ve ruhtan oluşan iki farklı unsurdan meydana gelir. Ceset maddi varlığı itibarıyla kötülük ve karanlığı, ruh ise iyilik ve nuru temsil eder. Ceset varlık itibarıyla bu süfli aleme aittir; ruh ise takdir gereği ilahi ışık aleminden bu süfli dünyaya indirilerek cesede konulmuştur.

7. Kurtuluş Doktrinleri

Sâbiî düşüncesine göre süfli bedene yerleştirilen ruh, bu durumdan hiç de memnun değildir. O, bu süfli dünyadan kurtulmak ve kendi mekanı olan ışık alemine tekrara yükselmek için çırpınıp durmaktadır. Diğer yandan kötü ve karanlık güçler ise ele geçirdikleri bu ışık varlığını elden kaçırmamak için birçok önlem almış ve onu çepeçevre kuşatmışlardır. Onlar bir taraftan mal mülk ve çeşitli dünya nimetleriyle, diğer taraftan ise hırs, şehvet, kıskançlık ve diğer pek çok nefsî istek ve arzuyla ruhu bu dünyaya bağlamaya çalışırlar. Bu durumda ruh, beden içerisinde bir hapishane hayatı yaşar.

Sâbiîlere göre kurtuluş yalnızca ruh için geçerlidir; zira beden bu süfli dünyaya aittir. Ruhun kurtuluşu ise beden hapishanesinden ve dünyadan kurtulmasına bağlıdır. Kurtuluş için ruhun gerekli olan şeyleri yapması, yani doğru inanç ve ibadetlere bağlanması gerekir. Ancak bu bile kurtuluş için yeterli değildir. Zira Sâbiî düşüncesine göre kurtuluşun tek yolu ilahi kurtarıcı bilgiye (buna manda, yani “hikmet” ya da “kutsal bilgi” denir) sahip olmaktır. Bu bilgi ise kazanılan veya öğrenilen bir bilgi değil, bahşedilen verilen bir bilgidir. Bu kurtarıcı bilgiye sahip olmak için insanın yapması gereken şey, bu bilgiyi alabileceği uygun ortamı hazırlamaktır. İşte bu da doğru iman ve ibadetlerle mümkündür. Doğru inanç ve ibadetleri izleyen bir ruha kurtarıcı bilgi ilahi kurtarıcı (redeemer) tarafından iletilir. Bu bilgiye sahip olan ruh, bu süfli alemden tamamıyla temizlenerek ilahi nur alemine, yüce Işık Kralı’nın katına yükselir. Böylelikle kurtuluş gerçekleşmiş olur.

Sâbiîler, kurtuluşun ilk örneğinin ilk insan Adem’in şahsında gerçekleştiğine inanırlar. Yaratıldıktan sonra Adem, kötü varlıklardan uzak durmuş, yüce Işık Kralı’na yönelmiş ve kurtuluş için yalvarmıştır. Buna mukabil kendisine Manda d Hiia vasıtasıyla kurtarıcı bilgi gönderilmiş, böylelikle Adem’in ruhu ışık alemine yükselmiştir. Adem’in şahsında cereyan eden bu kurtuluş modeli, bütün Sâbiîler için bir örnektir.

8. Ahir Zaman ve Mehdilik İnançları

Sâbiîler, ilk insanın yaratılışından kıyamete kadar Dünya'nın yaşının 480.000 yıl olarak hesaplarlar. Bu süre 4 döneme ayrılır. Adem’in yaratılışıyla başlayan ilk dönem 216.000 yıl sürer. Bu dönem sonunda insanlık kılıç ve hastalıkla yok edilmiş, ancak bundan bir çift kurtulmuştur. 156.000 yıl süren ikinci dönem sonunda da ateş ile insanlar yok edilmiş; yine sadece bir çift kurtarılmıştır. Toplam 1000 yıl süren üçüncü dönem sonunda ise insanlar bu defa su (tufan) ile yok edilmişler ve bu olaydan sadece Nuh ve ailesi gemiyle kurtarılmışlardır. Şu an içinde bulunduğumuz son dönem ise bu son tufanla başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan son 8000 yıldır.

Sâbiîlere göre dördüncü dönemin son 2000 yılı, yani Nuh’tan 6000 yıl sonra Kudüs’ün kuruluşuyla başlayarak Dünya'nın sonuna kadar devam edecek olan süre ahir zamanı temsil eder. Ahir zaman kötülük, zulüm, fitne ve savaşların gittikçe arttığı bir dönemdir. Bu dönemde Sâbiîler aleyhine zulüm ve takibat yoğunlaşır. Ayrıca bu dönemde tabii denge de bozularak altüst olur; kıtlık, kuraklık, doğal felaketler ve çölleşme yaygınlaşır. Bu dönemde pek çok şey tersyüz olur (efendilerin hizmetçi ve hizmetçilerin efendi olması gibi). Bundan başka salgın hastalıklar ve çeşitli belalar insanları kasıp kavurur. İşte bu dönemin sonlarında dünyanın sonunun iyice yaklaştığını gösteren çeşitli işaretler görülecektir. Bunların başlıcaları gökten bir yıldızın okyanusa düşmesi, yedi denizde kırmızı suların akması ve bundan içenlerin kısır kalması ve son olarak büyük bir fırtınanın çıkmasıdır. Bu işaretlerden sonra mehdi Praşai Siva (“son savaşçı” ya da “son kral”) ortaya çıkar ve yeryüzüne hakim olur. Mehdinin döneminde bütün ahlaki kötülüklere son verilir; savaşlar, fitneler ve zulüm kaybolur. Ayrıca doğal düzen de bu saadet döneminden olumlu olarak etkilenir. Öyle ki hiç kış olmaz. Böylelikle mehdi Praşa i Siva dönemi bir altın çağ olur. Mehdinin hükümranlığı dünyanın sonuna kadar devam eder.

9. Kıyamet ve Ahiret Tasavvurları

Sâbiîler yeryüzü hayatı sonunda genel bir kıyametin olacağına inanırlar. Buna göre yeryüzündeki hayatın sonunda önce havanın zehirlenmesiyle bütün canlılar yok edilecek; sonra da yeryüzünün kendisi ve yeryüzünü çevreleyen gezegenler ve burçlar yok edileceklerdir. Kıyamet sonrası ruhlar için genel bir hesap yapılacaktır, ancak bu hesap yalnızca günahkar ruhlar için yapılacaktır. Zira dünya hayatında insanlar öldüğünde ruhları dünyayı çevreleyen ve bir bakıma gözetim evi görevini ifa eden 7 gezegenden sırasıyla geçerek Abatur’un terazisine ulaşır ve oradan ışık alemine doğru yükselirler. Ölen kişi eğer inanan bir kimseyse bunun ruhu şimşek hızıyla bu gözetim evlerini geçer ve ışık alemindeki cennete (Mşunai Kuşta’ya) ulaşır. Ancak ölen kişi inanmayan ya da günahkar olan bir kimseyse bunun ruhu bu gözetim evlerinde takılır ve işkenceye tabi tutulur. İşte genel hesapta kıyametle birlikte yeryüzünden kurtarılan günahkar ruhlarla daha önceden yeryüzünden ayrılmakla birlikte günahkarlıkları nedeniyle gözetim evlerinde alıkonup eza ve işkence çeken ruhlar, Abatur’un terazisinde tartılarak yargılanacak ve günahlarını çekmek üzere bir çeşit cehennem olan Suf Denizi’ne atılacaktır. Günahları sona erdiğinde bu ruhlar da tekrar ışık alemine alınacaktır. Sâbiî inancına göre Sâbiî olmayanların ruhları günahlarının çokluğu nedeniyle ebediyen Suf Denizi’nde kalacaktır.

Ayrıca Sâbiîler, kıyamet esnasında kötülük tanrısı Malka d Hşuka’nın yakalanarak ebediyen kendi kabuğuna hapsedileceğine inanırlar. Bu arada Yuşamin, Abatur ve Ptahil gibi düşmüş ışık varlıkları da tekrar ışık alemine kabul edileceklerdir.

10. Temel İbadetleri

Sâbiîlerin yaşantısı dini kurallarla baştan sona disiplin altına alınmıştır. Onlar ibadetlerin, kişiyi kurtuluş için gerekli olan ortama ileteceğine inanırlar ve bu nedenle ibadetlerin uygulanmasına çok önem verirler. Sâbiî ibadetleri arasında en önemli olanı vaftizdir. Masbuta, tamaşa ve rişama şeklinde üç çeşit vaftiz vardır. Tam vaftiz olarak da adlandırılan masbuta, rahip gözetiminde bir akarsuya dalıp çıkmak şeklinde yapılan bir boy abdestidir. Bu vaftizin her Sâbiî tarafından haftada en az bir kere Pazar günü yapılması zorunludur. Tamaşa ise dini kirlenmeler sonrası bir Sâbiînin rahibe gereksinim duymaksızın kendi başına nehre üç kez dalıp çıkması şeklinde yaptığı gusüldür. Üçüncü vaftiz türü olan rişama, İslamdaki normal abdeste benzer bir yıkanmadır. Vaftizin mutlaka bir akarsuda ya da akarsudan açılan kanallarda yapılması gerekir. Sâbiîler akarsuları ilahi ışık alemiyle ilişkili olarak görür ve onları “hayat suyu” diye adlandırırlar. Öte yandan durgun suları ise pek hoş karşılamazlar. Haftada en az bir kez vaftiz olmadan başka dini gün ve bayramlarda, evlilik, doğum, ölüye dokunma, ciddi hastalık ve bir yolculuktan dönme gibi durumlarda ve kavga, yalan söyleme ve küfretme gibi günah sayılan şeyler akabinde de Sâbiîler vaftiz olurlar.

Sâbiî ibadetleri arasında çeşitli nedenlerle tertiplenen ayin yemekleri törenleri de önemli yer tutar. Bunlardan en önemli olanı masiqta adı verilen törendir. Bu tören ölen bir kişinin ruhunun gözetim evlerinden (7 gezegenden) hızla geçerek ışık alemine ulaşması için yapılır. Rahip gözetiminde çeşitli özel yemekler hazırlanır ve bunlar vaftiz, dua ve benzeri ayinler eşliğinde yenilir. Ölüm olayı dışında ata ruhlarını anma, rahipliğe giriş töreni ve mabedin temizlenmesi gibi sebeplerle de ayin yemeği merasimleri düzenlenir.

Sâbiîlerde rükulu ve secdeli bir namaz olayı yoktur. Ancak kuzeye dönerek yapılan günlük dua ayini vardır. Sâbiîler günün belirli saatlerinde (Ginza’ya göre 3 kez gündüz, 2 kez gece) yüce Işık Kralı’na dua ederler.

Sâbiîler ayin yemeklerine hazırlık aşamasında güvercin ve koç kurban ederler. Bu kurbanlar ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade ayin yemeği törenlerinin bir parçasıdır. Kurban hayvanı ancak bir rahip tarafından kesilebilir. Rahip kurban sırasında kuzeye döner ve elinde küçük bir değnek tutar. Kesim sonrası bu değneği hayat suyu adını verdiği nehre atar.

Sâbiîlikte yiyip içmeme şeklinde bir oruç söz konusu değildir. Bunun yerine Sâbiîler eli, dili, kalbi, kulağı ve diğer organları kötülükten uzak tutmak şeklinde bir oruca davet edilirler.

Sâbiîler, yılın çeşitli gün ve saatlerini uğursuz (mbattal) olarak adlandırır ve o zamanlarda iş yapmamaya, dışarı çıkmamaya gayret ederler. Öte yandan belirli günlerde de bayram yaparlar. Bayramlar arasında en önemli olanı bir çeşit bahar bayramı olarak kutladıkları beş günlük Panja ya da Parvania bayramıdır. Bu bayram, ayın hareketlerine göre hesaplanan Sâbiî takviminin son ayı ile yeni yılın başlangıcı arasında oluşan beş günlük ara zamanda kutlanır. Bu süre zarfında duaların kabul olunacağına ve günahların affolunacağına inanılır. Ayrıca Sâbiîlerin Dihba Rabba, Dihba Hnina ve Dihba Daimana adını verdikleri diğer çeşitli bayramları da vardır.

Bazı gnostik dini geleneklerin aksine Sâbiîlikte dünyaya önem vermemek ya da dünyadan el etek çekme tarzında bir asketik yaşantıya yer verilmez. Her ne kadar dünyanın kötü güçlerce yaratılan bir yer olduğuna inansalar da Sâbiîler evlenme, çocuk sahibi olma veya iş kurma gibi hususlara oldukça önem verirler.

11. Cemaat Üyeliği ve Rahiplik

Sâbiîlikte toplum içinde kastlar ya da birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış sınıflar mevcut değildir. Bununla birlikte toplumda dini ayin ve törenleri idare eden rahipler grubu vardır. Sâbiîlikte teorik olarak vücutça kusursuz ve sağlam olan ve soyunda bir zındıklık ya da dinden dönme olayı olmayan herkes rahip olabilir. Ancak pratikte rahiplik babadan oğula geçen bir meslek şeklinde algılanmaktadır. Rahip olacak kişinin evli olması ideal olarak görülen bir durumdur. Rahipler görev öncesi dönemde uzun müddet bir rahip gözetiminde (ona yardımcı olarak) adaylı veya öğrencilik dönemini yaşarlar. Daha sonra düzenlenen bir rahipliğe giriş töreniyle rahip olurlar. Sâbiîlikte rahiplik hiyerarşik yapı açısından dört gruptan oluşur. Rahiplikteki en üst tabakaya riş ama adı verilir. Bu görev bir bakıma bütün Sâbiî toplumunun da liderliği demektir. Günümüzdeki Sâbiîlerin bir riş ama’sı bulunmamaktadır. Ganzibra’lık ise yöresel baş rahiplik görevine tekabül etmektedir. Normal rahiplere tarmida, yardımcı rahiplere ise aşganda adı verilmektedir.

Sâbiî rahipleri, her Sâbiînin dini tören ve ayinlerde giymek zorunda olduğu rasta’ya (beyaz ayin elbisesine) ilaveten giyim kuşamlarını rahipliklerinin nişanı olan bazı şeylerle tamamlarlar. Bunlar arasında en önemli olanı sağ elin küçük parmağına takılan altın bir yüzük, zeytin dalından yapılan ve törenlerde sağ elle tutulan uzunca bir asa, ağzı ve burnu kapatacak şekilde başa sarılan sarık ve saçları bağlamak üzere başa bağlanan bir kurdeledir. Yalnızca rahiplere has olan bu şeylerin uygun şekilde giyilmesi ya da taşınması bir rahip için çok önemlidir. Bu nesnelerden yüzükle asa rahibin ölümünde kendisiyle birlikte gömülür.

Sâbiî cemaatı içerisinde Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir dine kabul töreni yoktur. Sâbiî bir ailede doğan herkes cemaatin doğal üyesi kabul edilir. Kutsal kitaplarda açık bir ifadeye rastlanmamakla birlikte dışarıdan bir kimsenin (Sâbiî bir anne babadan doğmuş olmayan bir kişinin) Sâbiî olması mümkün değildir.

Her Sâbiînin bir dünyalık ismi, bir de gizli dini ismi olmak üzere iki ismi vardır. Dini isimler çocuğun doğumunda rahiplerce çeşitli astrolojik hesaplamalar yapılarak tespit edilir. Dışarıya karşı Sâbiîler dünyalık isimlerini kullanırlar; kendi aralarında ve ibadetleri esnasında ise asıl isimleri olan dini isimlerini kullanırlar. Sâbiî cemaatının gizlilik prensibine riayet etmesi çok önemlidir. Dinin herhangi bir kuralı ya da bir öğretisinin dışarıya (Sâbiî olmayanlara) aktarılması büyük günah -hatta küfür- olarak görülür. Her Sâbiî kutsal elbisesi olan beyaz rastasını giymek zorundadır. Zira rastasız olarak ölmek, ölüm sonrası büyük cezalara maruz kalmak demektir. Dolayısıyla genellikle Sâbiîler, dış elbiselerinin altına rastalarını da giyerler. Sâbiîliğin bu katı ve taviz vermez yapısı cemaat arasında dine ilgisiz kalma ya da din değiştirme hadiselerinin giderek artmasına neden olmaktadır.

12. Mabetleri

Sâbiî mabetlerine mandi adı verilir. Mandi, genellikle bir nehir kenarında kuzeye doğru yapılmış,güney tarafında bir kapı bulunan penceresiz, küçük ve basık bir kulübeden ibarettir. Bu yapının güneyinde nehirden bir kanalla açılan ve diğer bir kanalla nehre tekrar bağlanan küçük bir vaftiz havuzu bulunur. Mandi içerisinde herhangi bir döşeme ya da tezyinat bulunmaz; burada herhangi bir ibadet de yapılmaz. Mandi bir bakıma ışık aleminin yeryüzündeki bir sembolü olarak telakki edilir. Rahiplerin dışında diğer cemaat üyelerinin buraya girmeleri yasaktır; rahipler ise yalnızca belirli zamanlarda mandi içine girebilirler. Dolayısıyla esasen mandinin bir mabet olduğunu söylemek bile çok zordur. Zira o, mabetten ziyade bir kült kulübesi mahiyetindedir.

Literatür

Şinasi Gündüz: Son Gnostikler. Sâbiîler İnanç Esasları ve İbadetleri. Ankara 1995.

Şinasi Gündüz: “Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme” Türkiye 1. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu. Samsun 1992

Şinasi Gündüz: The Knowledge of Life. Oxford 1994.

E. S. Drower: The Mandaeans of Iraq and Iran. Oxford 1937.

K. Rudolph: Die Mandaer. (2 cilt) Göttingen 1960-1961.

K. Rudolph: Thegonie, Kosmogonie und Anthropogonie in den mandaischen Schriften. Göttingen 1965.

E. M. Yamauchi: Mandaic Incantation Texts. New Haven 1967.

B) Maniheizm

Maniheizm, MS 3. Yüzyılda Mani tarafından kurulmuş olan gnostik bir dini gelenektir. Gelişmiş bir misyonerlik teşkilatına sahip olması nedeniyle, kısa zamanda kendi doğuş mahalli olan Güney İran ve Mezopotamya sınırlarını aşarak Mısır, Anadolu, Avrupa ve Asya içlerine kadar ulaşan Maniheizm, 4. yüzyılda birçok bölgede Hıristiyanlığın en büyük rakibi konumuna geldi. 8. yüzyılda (762/63’te) Bögu Han’ın bir genelgesiyle Doğu Türkistan’da Uygurların resmi dini olan, ancak 6. yüzyıldan sonra batıda, 12. yüzyıldan sonra ise Asya’da gerilemeye başlayan Maniheizm, Mezopotamya ve İran’ın MS 7. yüzyılda Müslümanlarca fethedilmesiyle doğduğu yer olan bu bölgede hemen hemen tamamıyla yok oldu. Maniheizm günümüzde müntesibi kalmamış olmasına rağmen, İslam hakimiyeti öncesi dönemde Ortadoğu’da etkin olan ve inanç esasları ve gnostik hayat anlayışı açısından oldukça dikkat çekici olan bir dindir.

Maniheizmle ilgili kaynaklar başlıca 2 kategoride toplanabilir. Birinci grup, Maniheizmin ilk elden kaynaklarından müteşekkil olan Maniheist yazmalardan oluşur. İkinci grup ise Maniheizmle ilgili bilgi veren çeşitli ikinci el kaynaklardır. Kendisi de önceleri bir Maniheist olan St. Augustin gibi çeşitli kilise babaları ve İbn Nedim ve el-Biruni gibi İslam alimleri bunlar arasında sayılabilir.

1. Mani

MS 216’da güney İran’da doğan Mani, Hıristiyan heterodoksisi içerisinde yer alan Elkesai mezhebine mensup bir aile içerisinde yetişti. Mani’nin yetiştiği yöre ve civarında Mani’nin de mensubu olduğu Hıristiyanlığın Elkesai mezhebi yanısıra, Sâbiîlik ve Mecusilik gibi inanç sistemleri de yaygındı ve bunlar Mani’nin düşünce sisteminin oluşmasında çeşitli şekillerde etkili oldular. Maniheist metinlere göre Mani henüz 5-6 yaşlarındayken, ağaçların kendisinin önünde eğilip yüceliğine şahadet etmeleri gibi çeşitli tecrübeler yaşıyordu. 12 yaşındayken Mani, “ikizim” adını verdiği ilahi bir elçi vasıtasıyla çeşitli ilhamlar almaya başladı. Yaklaşık 20 yaşında bu ilham alma tecrübesi tekrar başladı ve bundan sonra Mani, inanç sistemini şekillendirmeye ve bunu etrafa yaymaya başladı. Kral I. Şapur zamanında Mani’nin hareketine oldukça geniş bir tolerans gösterildi ve bu sayede o, başta İran olmak üzere çeşitli yörelerde dinini yayma fırsatı buldu. Nitekim I. Şapur’a olan minnet borcunu, ona atfen yazdığı Şapuragan isimli eserle bir bakıma ödemeye çalıştı. I. Şapur sonrası dönemde Maniheizme gösterilen tolerans bir müddet devam etti. Ancak I. Behram döneminde (274-277) buna son verildi. Özellikle imparatorluğun Mecusi baş rahibi Kartir’in yayınladığı bir genelgede yer alan, Mecusiliğin dışındaki aralarında Maniheizmin de bulunduğu bütün dinlerin takibat altına alınması kararıyla, Maniheistlere karşı yoğun bir sindirme kampanyası başlatıldı. Nihayet Mani yakalandı, zindana atıldı ve 26 günlük zindan hayatı sonrası 276’da başı kesilmek suretiyle öldürüldü. Mani’nin öğrencileri, dinlerini tebliğ için gittikleri yörelerde onun misyonunu başarıyla temsil ettiler. Onu, Mecusilere “Zerdüşt’ün manevi oğlu”, Budistlere “geleceğin Buddha’sı” (yani Maitraya) ve Hıristiyanlara “Paraklit” diye isimlendirerek anlattılar.

2. Kutsal Kitapları

Mani, dinsel inanç ve öğretilerini bizzat kendisi kaleme alan ender din kurucularından birisidir. O, eserlerini zaman zaman resim ve figürlerle süslemiş, böylelikle düşüncelerini resim ve şekillerle de anlatma yoluna gitmiştir. Eserlerinin büyük bir bölümünü Aramcanın doğu lehçesiyle yazan Mani, öğretilerini 7 kitapta bir araya getirmiştir. Bunlar:

1. Hayat İncili

2. Hayat Hazinesi

3. Pragmateia

4. Sırlar Kitabı

5. Devler Kitabı

6. Mektuplar

7. İlahiler ve dualar.

Bunların dışında o, kendisini himaye eden I. Şapur’a atfen Pehlevi dilinde yazdığı Şapuragan isimli eserinde de yukarıdaki 7 kitabında ifade ettiği inanç ve öğretilerini özetlemiştir. Ancak Mani tarafından yazılan bu kitaplardan hiçbiri maalesef tam haliyle günümüze kadar ulaşmamıştır. Yakın zamanlara kadar bu literatürle ilgili bilgileri çeşitli Kilise Babaları ve Süryani ve Arap yazarların bazı eserlerinden öğrenebilmekteydik. Ancak 20. yüzyılın başlarından itibaren yapılan çeşitli araştırma ve kazı faaliyetleri sonucu Mani’nin talebeleri ve diğer Maniheist yazarlar tarafından yazılan binlerce sayfalık yazılı doküman elde edildi. Doğu Türkistan’da yer alan Turfan bölgesinden Cezayir’e kadar çok geniş bir bölgedeki çeşitli yerleşim merkezlerinde bulunan ve Kıptice, Süryanca, Uygur Türkçesi, Çince, Farsça ve Latince gibi çeşitli dillerde yazılmış olan bu literatür 7 başlık altında toplanır:

1. Mani’nin Mektupları

2. İlahi Kitabı

3. Kephalaia

4. Hayat İncili Yorumu

5. Köln Mani Kodeksi olarak bilinen Mani’nin hayatı ve Maniheizmin ilk dönemini konu edinen bir kitap

6. Homilies (Vaazlar)

7. Bazı fragmentler

Günümüzde batılılarca Dublin, Berlin ve Köln gibi merkezlere götürülen bu literatür, gerek Mani ile ve gerekse Mani’nin yazdığı kitapların içeriğiyle ilgili en önemli kaynak konumundadır.

3. Tanrı Tasavvuru

Bütün gnostik dinlerde olduğu gibi Maniheizmde de bir gnostik dualizm fikri mevcuttur. Bu dualizm, birbirine zıt iki asli prensip ve bu prensiplerin birleriyle olan ilişkilerine dair üç zaman tasavvuruna dayalıdır . İki asli prensip, ışık ve karanlık ya da iyilik ve kötülüktür. Nitelik olarak birbirinden tamamen farklı karakterlere sahip olan bu prensiplerin her ikisi de başlangıçsız ve sonsuzdur. Işık dünyasına hakim olan yüce ışık (nur) Tanrısı “Yüceliğin Babası”, “Işık Aleminin Kralı” veya kısaca “Tanrı” diye adlandırılır. Bazı metinlerde ondan, İran geleneğine uygun tarzda Zurvan ismiyle de bahsedilir. Mani bu yüce varlığı şöyle tanımlar:

“O hayat sahibidir ve sonsuza değin yaşayan, her şeyden önce var olan ve her şeyden sonra da var olacak olandır. Her şey onun varlığına bağlıdır ve onun gücüyle yaşayacaktır.”

Yüce Tanrı, uluhiyet, nur, güç ve bilgiden oluşan 4 kudrete sahiptir. Kendisinin başka ışık aleminde 12 aeon (ışık alemi) bulunur. Hava, rüzgar, ışık, su ve ateşten oluşan beş unsurdan müteşekkil olan ışık alemi, ayrıca beş ilahi niteliğe de sahiptir. Bunlar akıl, düşünce, idrak, bilgi ve temkinden ibaret olup aslında yüce varlığın niteliklerinin bir açılımından ibarettir. Ayrıca bu alem sevgi, iman, sadakat iyilik ve hikmet niteliklerine de sahiptir. Yüce Tanrı ile birlikte tüm ışık alemi bir “hayat ağacı” olarak da tasvir edilir.

Öte yandan karanlık alemi de ışık alemine benzer, ancak onun tam aksine bir yapılanma gösterir. Bu alemin de başında bir yüce varlık olan karanlık kralı ya da tanrısı bulunur. Karanlık tanrısı, bazen yılan başlı, ejderha vücutlu, kuş kanatlı, balık kuyruklu ve yabani hayvan ayaklı bir canavar olarak da tanımlanır. Onun etrafında sayısız kötü varlık ve 5 zulmet alemi bulunur. Bunlar duman, ateş, rüzgar (sirocca), su ve karanlıktır. Aynı zamanda karanlık tanrısının birer niteliği olan bu alemlerin her birinde kötü varlıklar ikamet eder ve bir kötü yönetici (arkon) bulunur. Işık aleminin aksine tamamıyla olumsuz niteliklerle donatılmış durumda olan karanlık alemini baştan sona “ölüm zehiri” olan bir duman kaplamıştır. Ayrıca bu alemde maddeyi sembolize eden ve sayısız dallarından savaş, şiddet, kin ve her türlü kötülük fışkıran bir “ölüm ağacı” mevcuttur. Bu iki asli alemden ışık alemi mekan olarak kuzey, doğu ve batıyı kaplarken, karanlık alemi ise güneyde yer alır. Bunlar arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir zıtlık ve çekişme söz konusudur.

Bu iki alemin birbirleriyle olan münasebetleri açısından zaman, mani tarafından üç kategoride ele alınır. Bunlar ışık ve karanlık arasındaki çekişmede bir bakıma pasif mücadelenin söz konusu olduğu geçmiş ve gelecek zamanlarla, aktif bir mücadelenin yaşandığı şimdiki zamandır. Maniheist bir metinde bu üç zaman şöyle anlatılır:

Yer ve göklerin henüz mevcut olmadığı önceki zamanda yalnızca Işık ve Karanlık vardır. Işığın tabiatı hikmettir; karanlığınki ise aptallıktır. Her zaman onlar birbirine karşı muhaliftirler. Şimdiki zamanda karanlık, ışığı işgal eder. … Buna mukabil ışık ise karanlık alemine girer ve bu büyük belayı defetmek için harekete geçer. Işık, asli vücudundan ayrılmış olmaktan nefret eder ve yeni ateşten mekânından ayrılmak için yalvarır. Dolayısıyla bir kişi gerçek tabiatını kurtarmak için fiziksel vücudundan ayrılmalıdır. … Gelecek zamanda ise, öğrettiğimiz ve vaaz ettiğimiz şeyler bir son bulur ve hakikat ve yalan kendi köklerine döner. Işık yeniden yüce ışığa aittir ve karanlık yine nihai karanlığa döner. Böylelikle iki prensip tekrar normal duruma dönerler ve birbirlerinden aldıkları şeyleri bırakır ve birbirine iade ederler.

Dolayısıyla geçmiş zaman, ışık ve karanlık alemlerinin birbirlerinden kesin olarak ayrılmış oldukları, bir başka ifadeyle her iki alemin de birbirinin sınırlarına tecavüz etmeksizin kendi mekânlarında bulundukları ve birbirlerine karşı pasif bir mücadele yürüttükleri asli durumu içeren bir zamandır. İçinde bulunduğumuz zamanı da kapsayan şimdiki zaman ise, birbirine zıt bu iki prensibin, yani ışık ile karanlığın yer yer birbirine karıştığı ve aralarındaki mücadelenin aktif olarak sürdüğü zamanı ifade eder. Üçüncü zaman olan gelecek zaman ise, bu aktif mücadele sonunda her iki tarafın tekrar kendi sınırlarına çekilmeleri suretiyle geçmişteki asli konumun tekrar sağlanacağı zamandır.

4. Alem ve İnsan Tasavvuru

Maniheizme göre ışıkla karanlık arasındaki aktif mücadele, kaos ve verimsizlik özelliklerine sahip olan karanlığın (huşuk), hayat ve düzen niteliklerine sahip olan ışık alemini ve ışık varlıklarını ele geçirebilmek amacıyla ışık alemine karşı saldırıya geçmesiyle başlar. Bu amaçla karanlık güçler ışık alemi sınırlarına gelirler. Yüce ışık tanrısı ise karanlığın bu saldırısını bertaraf edebilmek ve onu tekrar kendi mekanına hapsederek, ezeli pasif konumuna döndürmek için üç aşamalı bir planı yürürlüğe koyar. Aynı zamanda yüce ışık tanrısı tarafından belirlenen ilahi bir kader olarak da anlaşılması mümkün olan ve içinde yaşamakta olduğumuz şimdiki zamanı da içeren bu plan, karanlığa karşı yürütülen mücadelenin aşamaları açısından üç safhaya ayrılır. Yüce ışık tanrısı, bu üç safhanın her birinde karanlığa karşı mücadeleyi yürütmek üzere, kendisinin tezahürlerinden başka bir şey olmayan üç ilahi varlık yaratır.

Birinci safhada yüce ışık tanrısı önce “Yüce Ruh” ya da “Hikmet”i yaratır; bundan ise “Hayatın Anası” zuhur eder. Hayatın Anası da mütecaviz karanlık güçlere karşı savaşması için İlk İnsan’ı (Anaş Kadmi, Ohrmazd, Urmensch) yaratır ve onu 5 unsurla donatır. Aynı zamanda İlk İnsan’ın elbiseleri ve silahları olarak da adlandırılan bu beş unsur ateş, rüzgar, su, ışık ve havadır. Maniheistlerin İlk İnsan olarak adlandırdıkları bu mitolojik varlık, insanlağın babası olan Adem değil, ilahi bir varlıktır. İlk İnsan, yanındaki silahlarıyla birlikte savaşmak üzere karanlık alemine iner; ancak savaşta yenilerek tutsak edilir ve elindeki silahları karanlık güçlerince (arkonlarca) yutulur. Böylelikle aktif mücadelenin bu ilk safhası karanlığın galibiyetiyle sonuçlanır. Ancak Maniheistler, İlk İnsan’ın bu yenilgisinin aslında bir mağlubiyet olmadığını, fakat ilahi takdir gereği karanlığa verilen bir yem olduğunu ifade ederler. Bir Maniheist metinde bunun, vahşi aslanı yakalamak ve sürüsünü ondan emniyete almak için bir kuzuyu yem olarak vermek suretiyle ona tuzak kuran çobanın durumuna benzediği ifade edilir. Zira çoban, böylelikle aslan kuzu için geldiğinde onu yakalayacak ve sonra da yaralanan kuzunun yaralarını sararak tekrar iyileştirecektir.

Işık alemi açısından öncelikli olarak yapılması gereken şey, bu ilk sıcak çarpışma sonucunda karanlık aleminde esir edilen mitolojik İlk İnsan ve onun beş silahının kurtarılması işidir. Bunun için yüce ışık tanrısı aktif mücadeledeki ikinci safhayı yürürlüğe koyar ve “Yüce Mimar” ya da “Hayat Ruhu” adı verilen kurtarıcı varlığı yaratır. Bu kurtarıcı varlığın İran geleneğindeki ismi Mitra’dır. Bunun da yanında “Işık Ademîleri” adı verilen beş oğlu ya da silahı vardır. Böylelikle Hayat Ruhu, İlk İnsan’ı kurtarabilmek için faaliyetlere başlar ve ona çağrıda bulunur. İlk İnsan bu seslenişe karşılık verir ve böylelikle karanlık aleminden kurtularak ışık alemine döner. Bu kurtuluş motifi, daha sonraki dönemde kurtulmak isteyen herkes için de bir prototip bir model teşkil eder. Bu kurtuluştaki “seslenme ve buna karşılık verme” motifi tüm gnostik geleneklerin soterioloji (kurtuluş) doktrinlerinde önemli bir yer tutar. Bu şekilde İlk İnsan’ın kurtarılmış olması ışık güçleri açısından bir başarıdır; ancak kurtarma işi henüz tam olarak gerçekleşmemiştir. Zira arkonlar tarafından yutulan İlk İnsan’ın beş silahı hâlâ karanlık aleminde tutsaktır. Bunları da kurtarabilmek amacıyla Hayat Ruhu karanlık alemi içerisinde kozmosu oluşturmaya başlar. Bunun için o, kötü arkonların arasından hızla geçerek onların yutmuş oldukları ışık parçacıkları vasıtasıyla yıldızları, yeryüzünü ve gökyüzünü yaratır. Böylelikle kozmos ışık ve karanlık unsurlarından meydana gelmiş olur; zira onun hareketsiz maddi yönü karanlık unsurlardan hayat taşıyan ruhsal yönü ise ışık unsurlarından teşekkül etmiştir. Daha fazla ışık saçan güneş ve ay gibi varlıklar daha fazla ışık parçacıkları taşımaktadır. Kozmik düzenin sağlanmasından Hayat Ruhu’nun beş oğlu sorumludur; onların her biri bu alemin bir parçasını korumaktadır. Bu arada kozmik alemdeki ışık unsurlarının kurtarılabilmesi için bu alemin harekete geçirilmesi zorunludur. İşte bu noktada yüce ışık tanrısı kötülük ve karanlığa karşı aktif mücadelenin bir diğer aşaması olan üçüncü ve son safhayı yürürlüğe koyar.

Üçüncü safhada “Üçüncü Elçi” yaratılır. Mekânı güneş olan bu ilahi varlığın yaptığı ilk, iş karanlık aleminden kurtarılacak ışık unsurları için bir kurtuluş mekanizması hazırlamak olur. Öncelikle onun dişi görünümlerinden burçları temsil eden “12 ışık bakiresi” oluşur. Ayrıca o, ateş, su ve rüzgarla ilgili üç tekerlek şeklindeki ışık temizleme mekanizmasını harekete geçirir. Temizlenmiş ışık parçacıklarını kabul için “ihtişam direği” ya da “mükemmel insan” olarak adlandırılan ilahi yolu yaratır. Bu ilahi yol Samanyolu suretinde tezahür eder. Karanlık ve kötülükten temizlenerek kurtuluşa hak kazanan ışık unsurları bu ilahi yol, yani Samanyolu içerisinde önce aya, sonra güneşe ve daha sonra da diğer ilahi alemlere (aeonlar) geçerler.

Bu kurtuluş mekanizmasını yarattıktan sonra “Üçüncü Elçi”, kötü arkonların yutmuş oldukları ışık unsurlarını kurtarabilmek amacıyla onların arasında dolaşır ve kendisini onlara cazibeli bir kadın ve çekici bir erkek suretinde gösterir. Onun bu görüşünden erkek ve dişi arkonlar etkilenirler. Böylelikle erkek arkonlardan yeryüzündeki karalara dökülen meniden bitkiler dünyası oluşur; denize dökülenlerden ise bir deniz canavarı oluşur, ancak Işık Ademîleri bunun hakkından gelirler. Dişi arkonlardan düşen düşüklerden ise yeryüzündeki ifritler meydana gelirler. Bu ifritler yeryüzündeki bitkileri yiyerek döllenir ve böylelikle hayvanlar alemini oluştururlar. Bu şekilde arkonlardan yeryüzüne düşen her varlıkta da karanlık unsurları yanısıra ışık parçacıkları da bulunur. Işık parçacıkları en fazla bitkilerde bulunur. Ayrıca daha az olma üzere hayvanlarda ve ifritlerde de ışık unsurları mevcuttur.

Olayların bu şekilde ışık alemi lehine geliştiğini ve kendi kontrolünden çıktığını anlayan karanlık tanrısı kendi aleminde tutsak ettiği ışık unsurlarını kaybetmemek amacıyla son bir atak yapar ve “Üçüncü Elçi”ye karşılık, yeryüzünde kendi emrinde olan bir varlık yaratmaya karar verir. Bunun için iki seçkin ifrit olan Aşkalun (Saklas “aptal”) ve Namrael (ya da Nebroel) görevlendirilir. Bunlar diğer karanlık varlıklarda kalan son ışık unsurlarını da kendilerinde toplarlar ve sonra birleşirler. Onlardan “Üçüncü Elçi”nin erkek ve dişi suretine benzer şekilde olan ilk insan (Gehmurd) çifti, yani Adem ve Havva doğar. Görüldüğü gibi, bütün gnostik sistemlerde olduğu gibi Maniheizmde de insanın yaratıcısı yüce tanrı değil, kötülük güçleridir. Zira yüce tanrı, insanı oluşturan zıt unsurlardan ancak ışık veya iyilik, yani insanın ruhsal yönünden sorumludur. İnsanın maddi yönü ise karanlık ve kötülük alemine aittir. İnsanın bu şekilde yaratılışı sonrası bütün olaylar insanın kaderine bağlıdır. Yeryüzündeki son ışık parçacığı da kurtarılana kadar ışık ile karanlık güçleri arasındaki bu aktif mücadele devam edecektir. Son ışık unsurunun da kurtulmasıyla dünyanın yaşamına son verilecek ve karanlık tekrar kendi aleminde tutsak edilerek pasifize edilecektir.

5. Kurtuluş Doktrini

İlk insan çifti olan Adem ve Havva’nın karanlık güçlerince yaratılması üzerine yüce ışık tanrısı Adem’e gerçeği anlatmak ve ona kurtuluşun yolunu öğretmek üzere ilahi elçi “Muhteşem İsa’yı” gönderir. Muhteşem İsa, Adem’e ilahi çağrıyla gelir ve Adem bu çağrıya müspet cevap verir. Daha sonra muhteşem İsa, Adem’e kurtarıcı ilahi bilgiyi getirir. Böylelikle Adem, kendi mahiyeti ve ilahi alemle ilgili hakikati kavramış olur ve kurtuluşu hak eder. Dolayısıyla karanlığın süflî planı bir kez daha alt edilmiş olur. Öte yandan Adem ile Havva’daki ışık unsurları aynı oranda değildir. Havva’da daha az ışık parçacıkları mevcuttur. Adem, kendisini bu süflî dünyaya bağlayacağı için Havva’yla cinsel ilişki kurmaması konusunda İsa tarafından uyarılır ve ilk zamanlar buna riayet eder. Ancak kendisinde ışık unsurlarını daha az bulunduran Havva, Adem’den ilgi göremeyince babası kötü arkona ilgi duymaya başlar ve onunla birleşir. Bu birleşmeden Kabil doğar. Sonra Kabil annesiyle birleşir ve bundan da Habil doğar. Bu uygunsuz birleşmelerin biri diğerini takip eder ve daha sonra bir arkon (Sindid), Havva’ya kendisiyle birleşmesi konusunda Adem’i sihirle nasıl kandıracağını öğretir. Böylelikle Havva tarafından kandırılan Adem de kendisini tutamayarak Havva’yla birleşir ve bu birleşmeden Şit doğar. Şit’i Adem’in kendisi yetiştirir ve ona hakikatı öğretir. Adem’in oğlu olan Şit bütün gnostik toplumlarca Adem’in gerçek oğlu ve gnostiklerin atası olarak kabul edilir. Kötü arkon Sindid, Adem’i kandırarak yeniden birleşmesi için tekrar Havva’yı kışkırtır. Adem yine Havva’ya aldanır; ancak bu defa Şit, Adem’i ikaz eder ve onu kendisiyle birlikte doğuya, ışık alemine gelmeye davet eder. Böylelikle ölümü sonrası Adem ve onun nesli ışık alemine yükselir. Diğer yandan Havva ve onun nesli ise cehenneme gider.

Bu şekilde kötü beden içerisinde ışık alemine ait olan ruhun hapishane hayatı yaşadığı insanlık üremeye ve çoğalmaya devam eder. Ancak Adem’in kurtuluşu onun soyundan gelen bütün insanlık için bir örnek, bir model teşkil eder. Adem’den kaynaklanan insanlığın kurtuluşu için Muhteşem İsa, bütün ışık elçilerinin babası olarak kabul edilen “Işık Zihni’ni” (Manuhmed) görevlendirir. Işık Zihni, 5’li niteliğiyle kurtarılacak olan her insana manen gelir. Ruh, onu bu 5’li özelliğinden tanır ve onun davetine icabet eder. Diğer yönden kurtuluşu hak etmeyen ve dolayısıyla Işık Zihni tarafından uyarılmamış olan ruh ise kurtuluşu hak edene ya da son hesap gününe kadar yeryüzünde tekrar tekrar doğar. Dolayısıyla Maniheizmde sınırlı bir reinkarnasyon (ruh göçü) düşüncesi vardır. Buna göre ruhun reinkarnasyona tabi olması bir yönden onun kötülük ve karanlıktan bir temizlenme sürecidir; diğer yönden ise bu ilahi elçi tarafından uyarılmayı hak etmeyen ruha beden hapishanesinde tekrar tekrar kalma cezasının verilmesidir.

Kurtuluş için ruhun, öncelikle gerekli hazırlıkları yapması, süflî maddi dünyadan ve bedenin istek ve arzularından uzak durması gerekir. Bu arada kendi yapısını bilmesi ve kurtuluş için bir özlem duyması şarttır. Daha sonra ilahi elçinin davetine icabet etmeli ve onun gösterdiği yola girmelidir. Ancak bu sayede o, ilahi elçi tarafından getirilen kutsal bilgiye vakıf olarak kötü beden ve maddi alemden soyutlanabilir.

Mani, çeşitli zamanlarda ilahi elçilerin (Paraklit) insanlara kurtuluş yolunu öğretmek üzere yeryüzünde yaşadıklarına ve kendisinin bu Işık elçilerin sonuncusu olduğuna inanır. Kendisinden önce yaşamış olan Zerdüşt, Buddha ve İsa gibi bütün şahsiyetler insanlara kendisinin de tebliğ ettiği kurtuluş yolunu öğretmek üzere gelmişlerdir. Kendisi ise son elçidir. Kendisinden sonra başka bir elçi gelmeyecek; ancak yalancı elçiler zuhur edeceklerdir. Maniheistler, son Işık elçisi olan Mani’nin yeryüzünden ayrıldıktan sonra doğrudan ışık alemine gitmediğine, yükselişte ilk durak olan Ay'da yeryüzündeki son ışık nüvesinin de kurtuluşuna kadar beklemekte olduğuna ve oradan ruhlara yol göstermeyi sürdürdüğüne inanırlar.

Maniheizme göre beden hapishanesinden kurtulan ruh önce Samanyolu’nu izleyerek aya yükselir. Bir müddet burada ikamet ettikten sonra ise Ay'dan Güneş'e geçer. Maniheistler, ayın yavaş yavaş önce hilal şeklini almasını, sonra dolunaya dönüşmesini ve daha sonra tekrar incelerek bir müddet için kaybolmasını yeryüzünü terk eden ruhların Ay'a yükselmesiyle izah ederler. Buna göre yeryüzünden Ay'a yükselen ışık nüveleri ayı doldurdukça Ay parlaklaşır ve dolunaya dönüşür. Ancak belirli bir zaman sonra buradaki ruhlar güneşe hareket ettiklerinden ay yavaş yavaş kararmaya başlar ve bu süreç sürekli tekrarlanır. Bir müddet de Güneş'te ikamet ettikten sonra ruhlar oradan da ışık alemindeki dünyalara (aeonlara) yükselirler. Böylelikle Ay ve Güneş'teki sınırlı ikamet, Maniheistlerce aynı zamanda küçük günahlara karşı bir keffaret ve onlardan temizlenme süreci olarak da değerlendirilir.

6. Ahir Zaman, Mehdilik ve Kıyamet İnancı

Mani’ye göre, ruhların yeryüzü ve beden hapishanesinden kurtularak ışık alemine yükselmelerine paralel olarak dünyada zulüm ve şiddet artacak, kötülük çoğalacaktır. Zira, yeryüzünde tutsak olarak yaşayan ışık unsurları birer ikişer burayı terk ettikçe yeryüzünde daha az ışık unsuru kalacak, dolayısıyla onlardan kaynaklanan iyilik ve barış da azalacaktır. Mani’ye göre ahir zamanda yalancı peygamberler zuhur edecektir. Ayrıca “Yalancı Mithra” (deccal) ortaya çıkacak ve insanları saptırmaya çalışacaktır.

Ahir zamanda son ışık parçacığının da kurtuluşunun yakın olduğu bir dönemde dünyanın sonunun yaklaştığının habercisi olan büyük bir savaş zuhur eder. Bundan itibaren Dünya'ya yalnızca günah ve kavga egemen olur. Daha sonra ışık elçisi İsa Mesih, ikinci kez yeryüzüne gelir ve insanları yargılamaya başlar. Bunun için o, dünyanın tam ortasına oturur ve iyiyi kötüden ayırır. Bu ayrıma göre o ana kadar henüz süfli yeryüzünden ayrılmamış olan Maniheistler ona katılarak onun sağ tarafına oturur ve kazananlardan olurlar. Onun solunda yer alan günahkarlar ise cehenneme atılırlar. Bu arada ona katılmış olan inananlar meleklere dönüştürülür. Daha sonra İsa Mesih, Samanyolu şeklinde tezahür etmiş olan ilahi varlığa ve evreni ayakta tutan 5 ışık ruhuna yerlerinden ayrılmaları için işaret eder. Onların bir anda ayrılmaları üzerine bütün kainat yüzüstü çöker ve 1468 yıl sürecek olan büyük bir ateş çıkar. Işık elçisiyle birlikte geride kalmış olan son ışık unsurları da ilahi ışık alemlerine yükselirken, savaşı kaybeden karanlık gücü ve taraftarları ışık alemine karşı bir daha benzer bir tecavüzde bulunmamaları için, kendileri için hazırlanmış olan büyükçe bir çukura çekilirler ve çukurun deliği büyükçe bir kayayla kapatılır. Böylelikle iyilikle kötülük arasındaki aktif mücadele dönemi tamamlanmış ve geçmiş zamandaki ışık ve karanlığın birbirlerinden ayrı olarak varlıklarını sürdürdükleri asli konuma tekrar dönülmüş olunur.

7. İbadet Anlayışı

Mani’nin öğretilerine göre, ruhun yeryüzü ve beden hapishanesinden kurtulabilmesi için kendi saflığına zarar verecek ve tutsaklığını devam ettirecek olan bazı fiillerden uzak durması, çeşitli ritüelleri yerine getirmesi gerekir. Bu nedenle Maniheistler “Beş Emir” ve “Üç Mühür” kuralına uymakla yükümlüdürler.

Uyulması gereken beş emir arasında

1. oruç, dua ve sadakaya devam etmek,

2. yalan söylememek,

3. herhangi bir canlıyı öldürmemek ve et yememek,

4. temizlik ve saflığa dikkat etmek,

5. mala mülke önem vermeyip fakirliği gözetmek ve alçakgönüllü ve mütevazi olmak

yer alır.

Öte taraftan üç mühür ise

1. eline,

2. diline ve

3. gönlüne (ya da düşüncene veya beline) hakim olmak

prensibidir. Ağzın mührü, kötü söz söylememeyi, et yememeyi ve içki içmemeyi gerektirir. Mani’ye göre, ette bitkilerden daha az ışık nüveleri bulunur. Her ne kadar hayvanlar bitkilerle beslenseler de yedikleri bitkilerde var olan ışık nüvelerinin bir kısmı hayvanların vücutlarından kaçarlar. Kalan diğer kısım ise hayvanların cinsel birleşmeleri nedeniyle ete dönüşür. Dolayısıyla Mani, taraftarlarını bitkisel diyet uygulamaya çağırır. Bitkilerdeki ışık miktarı da türden türe değişiklik arzeder. Bitkiler içerisinde en fazla ışık nüvesi salatalık, kavun ve karpuz gibi sebze ve meyvelerde bulunur. Öte yandan insanı sarhoş etmesi ve yüce ışık tanrısını düşünmekten alıkoyması nedeniyle içki içmekte yasaktır. Elin mührü ise, inanan kişiyi madde içerisinde tutsak olan ışık unsurlarına zarar verecek herhangi bir davranışta bulunmaktan alıkoyar. Bunun için Maniheistlerce ideal olan bir davranış tarzı hiç bir hayvanı öldürmemeyi, hiç bir bitkiye zarar vermemeyi, hatta toprağı sürmemeyi ve hasat yapmamayı öngörür. Hatta dindar bir Maniheist bir ota basmamalı, bir ekini çiğnememelidir. Sudaki ışık unsurlarını kirletebileceği endişesiyle yıkanma dahi hoş görülmez. Son olarak gönlün ya da belin mührü ise evlenmemeyi ve cinsellikten uzak durmayı gerektirir. Zira Maniheizme göre, maddi varlığın devamını sağlayan ve yeni bedenlerin oluşmasına imkan veren evlenme kötü arkonların adetini taklit etmeden ibarettir; dolayısıyla hoş görülmez.

Maniheizmin bu katı kurallarına uyma açısından Maniheist cemaat iki gruba ayrılır: Seçkinler ve dinleyiciler. Tam anlamıyla bu kurallara uyum gösterenler elit bir tabaka olan seçkinlerdir. Halkın ekserisini oluşturan dinleyiciler ise bu kuralların çoğuna (özellikle evlenmeme, toprağı ekip-biçmeme gibi kurallara) tam olarak riayet etmez. Bu durumda Mani’nin öğretisine göre, kurallara tamamen riayet eden elitler öldüklerinde temizlenmiş olarak doğrudan ışık alemlerine yükselirler. Öte taraftan kurallara riayet etmeyen kimseler ise elitler tabakasından birileri olarak doğuncaya kadar reinkarnasyon sistemine tabi olur ve yeryüzünde tekrar tekrar doğarlar. Onların yaşantılarında elitlere yaptıkları hizmetler ve dini öğretiyi destekleme konusunda gösterdikleri tutum, bir sonraki doğumlarında daha iyi birisi olarak bedenleşmelerini sağlayacaktır. Diğer taraftan bunların yalnızca şu 10 kurala riayet etmeleri Maniheizme mensubiyeti devam ettirmeleri için yeterlidir:

1. Tek evlilik yapmak,

2. zinadan,

3. yalandan,

4. hırsızlıktan,

5. riyakarlıktan,

6. putperestlikten,

7. sihirden,

8. hayvanları öldürmekten ve

9. din konusunda herhangi bir şüpheden uzak durmak ve

10. son olarak elitlere hizmet etmek.

Maniheistlerin günlük dua (namaz) ve oruç uygulamaları da vardır. Buna göre seçkinlerin günde 7 vakit kuzeye yönelerek dua etmesi şarttır. Dinleyiciler ise yalnızca 4 vakit dua ederler. Dua esnasında yüce ışık tanrısına hamd ve onu tesbih içerikli çeşitli metinler ve ilahiler okunur. Ayrıca yılın değişik zamanlarına serpiştirilmiş birçok oruç günlerine de riayet etmek şarttır. Seçkinler, 30 günü Bema kutlamaları öncesine denk düşen yılın son ayında ardarda olmak üzere, toplam 100 gün oruç tutarlar. Bu arada Pazar günleri tutulan haftalık oruç da buna dahildir. Bundan başka en önemli ayinlerden bir diğeri ise günlük olarak düzenlenen, seçkinlerin genel yemeğinin düzenlenmesidir. Bunu düzenlemekle sorumlu olan dinleyiciler, yemek için salatalık, kavun, karpuz, çeşitli meyve suları ve buğday ekmeği temin ederler. Bu hizmetleri karşılığında günlük olarak günahlarının keffaretini ödemiş sayılırlar. Ayrıca haftalık olarak yapılan tövbe ve günah itirafı törenleri de vardır. Bu arada yılda bir kez cemaat halinde tövbe ayini de yapılır. Son olarak, dinleyicilerin gelirlerinin 7’de ya da 10’da birini cemaat için vermeleri dini bir görev olarak telakki edilir.

Maniheistlerin kutladıkları çeşitli kutsal gün ve bayramlar da vardır. Bunlar arasında en önemlisi Bema bayramıdır. Bema, bir bayramdan ziyade bir yıllık anma töreni görünümündedir. Mani’nin Şubat ya da Martta ıstırap çekerek öldürülmesi anısına, oruç ve yıllık tövbe ayı olan yılın 12. ayının nihayetinde bu seremoni düzenlenir. Bu tören için bir bakıma ışık elçisi Mani’yi temsil eden beş basamaklı bir kürsü (bema) hazırlanır ve üzerine Mani’nin resmi asılır. Daha sonra Mani için çeşitli ilahiler, dualar ve methiyeler okunur. Bundan başka musafaha yapma ve kutsama törenleri de yapılır. Ayrıca Maniheistler ölüler için bir anma seremonisi de düzenlerler.

8. Toplum Yapısı

Maniheizm, oldukça gelişmiş bir hiyerarşik toplumsal yapı öngörür. Buna göre genel olarak cemaat, dinin katı asketik kurallarına sıkı sıkıya bağlı olan seçkinler ve bu kurallara uymamakla birlikte seçkinlere hizmet etmeyi temel gaye edinen dinleyiciler olmak üzere iki gruba ayrılır. Seçkinler, tutsak ışık unsurunun kurtuluşu için çaba gösteren dünyevî elçiler olarak görülürler; zira onlar yedikleri yiyeceklerdeki ışık unsurlarını tasfiye eder ve yemekten sonra geğirerek onların serbest kalmalarına yardımcı olurlar. Yemeğe başlamadan önce seçkinler, yiyecekleri yemeğin elde edilişinde ve hazırlanmasında kendilerinin bir sorumlulukları olmadığını da vurgulayan bir başlama duası yaparlar ve bununla asketik yaşantı sürmeyen dinleyicilerin hata ve günahlarından sorumlu tutulmamayı amaçlarlar. Maniheizmde her ne kadar dinleyiciler, dinde kabul edilmeyen dünyevi bir yaşam sürüyor ve dini öğretilere tam olarak riayet etmiyor olsalar da onların cemaat içinde oynadıkları rol önemli ve değerli görülür. Zira, ışık unsurlarının kurtarılması işiyle uğraşan seçkinlerin yaşamlarını sürdürmelerine yardım etmek ve buna uygun ortam sağlamakla onların da ışığın kurtarılışı görevinde aktif rol oynadıkları kabul edilir.

Maniheist cemaat içerisinde vaaz, dini öğretileri talim, cemaatı temsil etme, ayinleri idare etme gibi işleri doğal olarak seçkinler grubuna dahil olanlar yürütürler. Öte yandan seçkinler grubu içerisinde de bir takım hiyerarşik yapılanma söz konusudur. Bu şu şekilde sıralanır:

1. Mani’nin vekili olarak cemaatı yöneten bir lider.

2. Havarileri temsilen 12 öğretici.

3. 72 piskopos.

4. 360 kişilik yaşlılar grubu.

Üstten alta doğru sıralanan bu dört grubu sade seçkinler ve onları da dinleyiciler kitlesi takip eder.

Literatür

S. N. C. Lieu: Manichaeism. Manchester University Press 1985.

J. P. Asmussen: Manichaean Literature. New York 1975.

L. Cinillo; A. Roselli (ed.): Codex Manichaicus Coloniensis. Merra Editare Cosenna 1986.

The Cologne Mani Codex. tr. By R. Cameron, A.J. Dewey, Scholars Press 1979.

K. Rudolph: Gnosis. Edinburgh 1983: 326-342.

E. Sarıkçıoğlu: Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi. Isparta 1999: 112-139.
   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 08.05.2004 tarihinde siteye eklendi ve Tasavvuf ve İslam kategorisinde 4585 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu Tasavvuf ve İslam kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlere sunmaktadır..
KURANNESLI.info - 2005