Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  MARİFET NE DEMEKTİR? BİLGİ DEĞERİ NEDİR?  

Arama:    

 



Tasavvufun en temel kavramlarından biri olan marifet ne demektir? Ne tür bir bilgi değerine sahiptir? 
   

Bu yazı, temelde, tasavvufun bilgi kuramının ana kavramlarından biri olan 'marifet'in bilgi değerini tartışmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla, öncelikle, özet olarak, bilginin kaynağı ve mahiyeti üzerinde durulacak, ardından da islami terminolojinin temel kavramlarından olan 'ilm' ve 'hikmet', taşıdıkları bilgi değeri ölçeğinde işlenecek; nihayet 'marifet'in, bu temel kavramlarla olan ilişkisi incelenecek ve hakikate ilişkin bir değeri olup-olmadığı tartışılacaktır. Bu bağlamda, öncelikle, bilgi sorunsalının tahlili gerekmektedir.

Bilgi ve Mahiyeti

Bilgi (ilm = episteme) sorunsalı, insanın varlık dünyasını anlama ve yorumlama çabasının en zorlu alanlarından biridir, insanın bilme eyleminin sonucu olan 'bilği'nin 'ne'liği, kaynağının neresi olduğu, bilginin nesnesinin 'gerçek' olup-olmadığı, bilinen dünya ile bilgiden bağımsız varolan dünyanın birbirlerine uyup-uymadığı, insanın nasıl bilebildiği gibi bir dizi soru, en
temelde, gerçekliğin 'mahiyetini' tespit etmek için cevabı alınması gerekli sorulardır. Bu sorulara tutarlı cevaplar verebilmek için, öncelikle, bilginin mahiyeti ile dış gerçeklik arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorununun çözülmesi gerekmektedir.

Bilgi, en yalın ifadesiyle, beynin bir nesneye yönelik kavrama faaliyetinin sonucu olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda, "epistemik varsayımlar, tahminler, olgulara dayalı hükümler, politik inançlar, düşünce kategorileri, ahlak normları, ontolojik varsayımlar, empirik olgular ve gözlemler" hep bilgi tanımının içine sokulmaktadır. Fakat zihin, çoğunlukla zann ve hayal ürettiği için, bunlara (bilgi ya da ilm) denilemeyeceği de açıktır.

Bilakis, bilginin oluşabilmesi için, 4 temel şart gereklidir. Bunlar. 1) eşya, 2) duyu organları, 3) akıl ve 4) sabık malumat'tır. Bilginin oluşması sürecinde, eşya ve bunları algılayacak duyu organları, verili nesnel koşulları simgelerken, akıl, genel mantık kuralları çerçevesinde işleyen, sebep-sonuç ilişkileri kuran mekanizma olarak işlev görür.

Sabık malumat ise bilgiden ayrıdır, ondan öncedir ve bilginin oluşması için gerekli şartlardandır. Ancak bilginin oluşması için tek başına yeterli değildir. Bilgide bilinç/farketme unsuru baskındır. Bu ön şartların gerçekleşmesiyle, şu üç yoldan bilgi elde edilebilir:

1) eşyanın zatının algılanması yoluyla, 2) eşyanın izinin algılanması yoluyla ve 3) doğru haber yoluyla. Eşyanın kendisinin (zatının) algılanması yoluyla elde edilen bilgi, duyu organlarının sağlıklı işlemesi sonucu ortaya çıkarken, eşyanın izinin algılanması ve doğru haber yoluyla elde edilen bilgi, ancak zihnin kendisinde önceden varolan (a priori) mantıksal düzeneğe tabidir. Doğru haber'in en net örneği işe elbetteki vahiydir. Şu halde beynin faaliyetlerinin 'bilgi' değeri taşıması için yukarıda özetlenen hususları içermesi gerekmektedir.

İlm ve Hikmet

İslami terminolojide 2 tür bilgiden bahsedilmektedir. Bunlar, ilm ve hikmet'tir. İlm, bilgi alanında en geniş anlama sahiptir ve nesnesine uygunluğu kanıtlanan önermeler için kullanılan bir addır. İlm, genel olarak, beşeri bilgi kategorileri içinde 'tedrisatla, öğrenimle elde edilen bilgi türünü ifade ederken, hikmet, bilginin daha özel bir alanını tanımlamak için kullanılmıştır.

Kur'an 'el-ilm' tabirini (aynı kökten türeyen diğer terimler hariç) 80 yerde kullanmaktadır. Bu ayetlerden ikisi bu konuda dikkat çekicidir. Bakara : 120 ve 145. ayetlerde, Hz. Peygamber'e hitaben: "eğer kendisine gelen bunca ilm'den sonra kitab ehlinin hevalarına uyacak olursa" zalimlerden olacağı ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabileceği hatırlatılmaktadır.

Bu ayetler de açıkça göstermektedir ki, Allah'ın vahiy (doğru haber) yoluyla bildirdiği şeyler, ilm'dir; yani gerçeğe tekabül etmektedir. Kur'an, ilm'in zıddı olarak, 'zan' kelimesini kullanmakta ve zannın gerçeğe tekabül etmeyeceğini bildirmektedir (Necm: 28). Zira zann, hiçbir bilgi temeli olmayan, hevanın ürünü olarak söylenilegelen şeylerdir. Şu halde ilm, gerçekliğe tekabül eden malûmatın adı olmaktadır.

Hikmet ise, ilmin özel bir alanı olarak, Kur'an'da orjinal şekliyle pekçok yerde geçmektedir. Bakara: 269. ayette Allahu Teala: "Dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar" buyurmaktadır.

Burada adı geçen 'hayr'ı, Nahl: 125. ayet açıklamaktadır. Ayette: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" buyurulmaktadır. İşte bu iki ayet, hikmetin 'ne olduğu' konusunda bize bir ön bilgi vermektedir. Buna göre hikmet, "sahibi olduğu kişiye seçkinlik kazandıran şey"dir. Ali İmran : 81. ayette, Allahu Teala yeminle, "bütün peygamberlere Kitap ve Hikmeti verdiğini" söylemektedir ki, bu da, seçkinliğin mahiyetini açıklamaktadır.

Davud (a.s.)'a ayrı ayrı mülk, anlatım çarpıcılığı ve hikmet verildiğini beyan eden ayet de bu konuda önemlidir (Şad : 20). Zira burada Davud (a.s.)'a anlatım çarpıcılığı yanında hikmetin verildiği açıklanmaktadır ki, bu kullanım tıpkı Nahl: 125'teki gibidir. Kamer : 5'te ise Allahu Teala, geçmiş ümmetlerin başına gelen hadiselerin beyan edilip, tüm açıklığıyla anlatılmasını 'Hikmetün Baliğatün' olarak açıklamaktadır. Burada da hikmet, Kur'an'ın bir vasfı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hadisler arasında da 'hikmet'ten bahsedildiğini biliyoruz. Bunların içinde rivayet senedi güçlü olan ve Buhari ve Müslim'in ortak rivayet ettikleri bir hadis dikkat çekmektedir. Bu hadiste: "yalnız iki şey hased (gıpta) edilmeye değer; bunlardan ilki malını Allah yolunda harcayan, diğeri de: Allah'ın kendisine vermiş olduğu Hikmetle hükmeden ve onu halka öğreten kişidir" denilmektedir.

Bu hadiste hikmet kelimesinin 'hükmetme'nin (kaza = karar verme) bilgisi" anlamı taşıdığını görürüz ki, bu anlam, kelimenin özüne uygun düşmektedir. Zira kadı (hükmeden = karar veren kişi), söz konusu olayın künhüne vakıf olacak ve illiyet bağını doğru bir biçimde kuracak, kararını da buna göre verecektir. Yani verdiği karar isabet taşıyacaktır. Zira gıpta etmek, ancak kararı isabetli olan kişi için sözkonusu olabilir.

İlim ehli de, 'hikmet' kavramının mahiyetini tartışırken isabetli görüşler sunmuşlardır. Fahruddin Razi, hikmeti "işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak", "herşeyi yerli yerine koymak" ve "eşyanın hakikatlerini bilmek"; Ragıp el-İsfehani "akıl ve ilimle hakka isabet edilmesi" ve "eşyanın bilgisine sahip olmak"; Mücahid, "kavilde ve fiilde isabet"; İbrahim en-Nehai, "eşyanın anlamını bilmek ve anlamak"; Şüreyk ise, "fehm" olarak tanımlamış; Elmalılı Hamdi Yazır da "bir illiyet ve sebep-sonuç ilişkisinin olduğu yerde hikmet vardır" demiştir. Ayrıca Elmalılı, hikmet kelimesine, "siyaset", "icad", "adalet" anlamlarının yüklendiğini de bildirmektedir.

Çağdaş müslüman alimlerden Mevdudi: "hikmet, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırmaya yarayan bilgidir" derken, S. Kutub: "Hikmet sayesinde herşeyin ortası ve normali bilinir. Vakıaların yerine oturtulması, idrak ve basiret ile anlaşılması mümkün olur. Bir kere hikmet bahşedilmiş olan kimseye itidal verilmiştir ki, onun sayesinde haddi tecavüz edip azgınlık yapmaz. Sebep ve neticeleri bilme hassası verilmiştir ki, bununla meseleleri ölçüp değerlendirir ve yanılmaz. Hikmetli kişi, basiretlidir ve isabetli ve doğru kararlar verir. Bunun içindir ki hikmette pekçok hayır gizlidir" yorumunda bulunmaktadır.

Bütün bu açıklamalardan sonra hikmetin : sebep sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleri olduğu açıktır. Bu durumda 'hayatın bilgisi' hikmettir. Neyin, nasıl, ne zaman yapılacağını bilmek hikmettir. Hikmet eşyayı tanımak ve eşyanın özünde gizli olan sebep-sonuç ilişkisine vakıf olmak demektir.

Marifet ve Bilgi Değeri

Yaygın anlamıyla 'keşf ve 'ilham' yoluyla eldi edilen bilgi türünün adı olan marifet, kelimenin köken itibariyle bu anlam içeriğine sahip değildir. Arefe kökünden gelen 'marifet', özde beşeri anlamda tanımanı adıdır. Aynı kökten 'örf', 'mar'uf, 'a'raf, 'arafat', 'ta'rif, 'irfan' gibi günlük hayatta çokça kullanılan kelimeler de türemiştir ve ma'ruf ve örf, "akıl ve dinin hoş gördüğü", "iyilik", "ihsan" anlamlarına gelirken , a'raf ve arafat "cennet ile cehennem arasındaki bir yer" olarak bilinmektedir.

Kelimenin kök anlamına uygun olarak kişi, orada 'tanınacağı' için, Araplar 'arrefe'yi, "Arafat’ta (tanınma yerinde) durdu" anlamında kullanırlar. Araplar müneccime veya ilkel yöntemlerle tedavi uygulayan doktora da 'arraf' derler ki, bu da kelimenin tanıma teşhis etme anlamlarına uygun düşer. Bu anlamda ârif 'tanıyan' marifet 'tanımayı sağlayan malumat', irfan ise 'bu malumatın yekûnu' anlamına alınır.

Gerçi marifet'in, 'hüner', 'üstadlık', 'sanat' 'tuhaflık' anlamlarına geldiği de söylenmektedir, ancak bu anlamlar, keliminin kök anlamının kapsadığı alanın genişletilmesi sonucu, tıpkı hikmet kavramına 'icad', 'siyaset', 'adalet' anlamlarının yüklenmesi gibi, terimin kimi tezahürleri olarak ortaya çıkmıştır.

Bu tür anlamlar iki ana sebepten çıkar; 1) kavramın kapsamının doğal genişlemesi 2) nefsi tercihler. Kavramın özünde yeralan anlamın diğer tezahürlerine de aynı adın verilmesi doğaldı ancak nefsi ve ideolojik tercihler, önyargılar ve vehim gibi faktörlerin etkisiyle, kavramın anlamının saptırılması sözkonusu olmaktadır ve tarihsel süreçte genelde bu olmuştur. Nitekim marifet kavramı da, bu saptırmalardan nasibini almıştır.

Özellikle tasavvuf ekolünün elinde, kavram, özünde yatan anlamı neredeyse tümüyle yitirmiştir. Marifet, tasavvufta, doğal beşeri bilme sürecinin ürünü olmaktan çıkarılıp, test edilmesi mümkün olmayan, sadece bireysel sufi tecrübenin ürünü bir bilgi haline getirilmiştir.

Marifet, çalışma ve gayretle elde edilemez; ona ancak Allah'ın lütfuyla ulaşılabilir. Böyle olunca da her insana hitap eden değil, ancak 'seçkin' (havass)lere mahsus bir bilgi türü olarak algılanır olmuştur. Bu anlayış ise, pek çok sapkınlığı beraberinde getirmiş ve şeyhlik, kutupluk, medyumluk, astrologluk gibi batıl mesleklerin doğuşuna yol açmıştır.

Aslında ilm, marifet ve hikmet kavramları, İslam düşüncesinde pekçok tartışmaya neden olmuştur; ancak bunlar arasında mukayeseli bir tahlil pek yapılmamıştır. Bu üç bilgi türü arasındaki fark veya ortak noktalar, çok net bir biçimde ortaya konulamamıştır, ilm ile marifet arasındaki fark, birinin vechh-i külli (bütün boyutlarıyla), diğerinin ise vech-i cüz'i (kısmi boyutlarıyla) ile biliniyor oluşu ve bu anlamda ilmin Allah'a, marifetin insana mahsus bir bilgi olduğu şeklinde ifade edilmekle birlikte, bu açıklama tarzı, mantıksal olmasına rağmen, Kur'an'da ilm ve arefe kökünden türeyen kelimelerin insana atfen de kullanılmış olması yüzünden yeterli ve doğru değildir (Ahzab: 59; Sebe : 6; Zümer : 9; Alak : 19 vb.).

İlmin, okumak, görmek ve dinlemekle elde edilen bilgi anlamında, marifetten daha umumi olduğunu söylemek, marifeti, tefekkür sonucu ulaşılan bilgi olarak ayırmak; veya mefhum-u muhaliflerini kullanarak, 'cehl'i, ilmin, 'inkar'ı da marifetin zıddı olarak görmek de yeterince açıklayıcı değildir.

Açıklayıcı olacak bir tanımlama, ancak, bu bilgi türlerinin yeri, kaynakları ve elde ediliş biçimi açısından farklarının ortaya konulmasıyla mümkündür. Yaygın kullanımıyla ilmin yerinin beyin, marifetin yerinin kalb, ruh ve sır olduğu söylenmektedir.

İlmin kaynakları, akıl, duyu organları ve haber iken, marifetin kaynakları, keşf ve ilham olarak sunulmaktadır, ilm, çıkarımlar ve algılarla elde edilir; marifet belli bir tasavvufi eğitimden sonra, bireysel görüş, yaşayış, tadış ve deneyimlerle elde edilir. Bu tasnif temel alındığında, marifetin, kendi öz anlamını yitirmiş olduğu ve tasavvufun kendisini tanımladığı kavramsal çerçeve içinde anlamlandırıldığı söylenebilir.

İşte asıl sorgulanması gereken de budur. Acaba keşf ve ilhamla bir 'bilgi'ye (hakka) ulaşmak mümkün müdür? Test edilmesi mümkün olmayan bir kavram, ne ölçüde bilgi değeri taşır?

Bu noktada İbn-i Arabi'nin marifet tanımı konuya açıklık getirici mahiyettedir, İbni Arabi şunları söylemektedir:

"her insan, marifet bilgisini gizli olarak doğuştan taşır. Bu bilgi, tasavvufa özgü bazı koşullarda ansızın ortaya çıkar. Dolayısıyla akıl-üstüdür; geçerliliği akılla denenemez; belirli bir ruhsal arınma aşamasında, mutasavvıfın kalbinde taşan bir nur biçiminde kendini gösterir. Bu nur, her isteyende ve kendisini her hazırlayanda değil, ancak Tanrı'nın dilediğinde görülür. Bu, açıklanamaz, anlatılamaz; ancak doğrudan deneyimle, kavrayışla bilinebilir".

Evet İbn-i Arabi'nin bu tanımı, tasavvufta marifetin niçin ilmden üstün tutulduğunun sarih izahını içermektedir. İlme 'her isteyen ve kendini hazırlayan' ulaşabilirken, marifete ancak Allah'ın dilediği kişiler ulaşabilmektedir. 'Marifet' sahibi olduğunu ileri sürenler (İbn-i Arabi gibi) ise, ister-istemez, Tanrı'nın lütfuna mazhar olmuş kişiler olarak, alimlerden daha üstün bir konumdadırlar. Bu yüzden, ilm, tasavvufta küçümsenir. Olması gereken, ilm değil, marifettir, ilm, zahiridir; tedrisatla öğrenilir, marifet batınidir ve hal ile öğrenilir. Biri çalışma ile elde edilir; diğeri Allah'ın lütfuyla.

Bu yüzden irfan, en üstün bilgi kategorisidir. Bu ilm ile gayba muttali olunur. Bu ilme, mutasavvıf, beşeri vücuduyla değil, Hakkın sıfatlarına bürünerek ulaşır. Bu halde 'fena' makamındadır ve Allah'ın gözüyle görür, O'nun ilmiyle bilir. Allah'ta fena bulduğunda, Allah, kendi sıfatlarını ona emanet eder ve O'nun gözü, sufinin gözü olur. Böylece sufi, gaybdan haberdar olur.

Görüldüğü gibi, marifet kavramı, tasavvufun, kendi mesleğine uygun düşen bir bilgi arayışının sonucu, suni olarak üretilmiştir. Tasavvuf, pekçok konuda olduğu gibi, bilgi konusunda da, ifrat ve tefrit sınırlarını zorlamıştır. Nitekim, ilmin, İlm'el-yakin, Ayn'el-yakin ve Hakk'al-yakin olarak sınıflandırılması da aynı yaklaşımın ürünüdür. Yakin, hakkında hiçbir şüphe duyulmayacak kesin bilgi durumunu yansıtırken, İlm'el-yakin, öğrenme süreci sonucunda ulaşılan bilgiyi, Ayn'el-yakin, müşahede ve gözlemle (deneyle) ulaşılan bilgiyi karşılar ve bu iki kavram Tekasür Suresi'nde geçmektedir.

Ancak, sufilerin, marifet sahiplerine mahsus kıldığı Hakk'al-yakin ise Kur'an'da sadece Vakıa suresinde geçer; fakat orada da Cehennem'in şüpheye mahal bırakmayan bir gerçek olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Fakat sufiler "herşeyi başka türlü yorumladıkları için" , batıni (kapalı = te'vile muhtaç) olanı, zahiri (açık = muhkem) olana tercih ettikleri için, marifet bilgisini de Hakk'al-yakin olarak nitelemekten hoşlanırlar.

Halbuki, bu tür bir bilgi kategorisinden bahsetmek mümkün değildir. Zira tasavvuf, konusu, gayesi ve metodu olan bir bilgi sunmaz. Onunkisi hal ilmidir; test edilemez, tanımlanamaz; geçerliliği ve güvenilirliği sorgulanamaz. Risale-i Gavsiyye'sinde, Abdülkadir Geylani'nin şu sözü sufilerin ilme yaklaşımını açıklayıcı mahiyettedir: "Bilgi sahibinin bilgisiyle bana yolu yoktur; ancak bilgisini bıraktıktan sonra yol bulabilir".

Şu halde, tasavvufun tarif ettiği 'marifet' bilgisi, 'mümkin' değildir ve bu kavram, bizatihi kendisi bir 'aşırılık' ve 'sapkınlık' olan tasavvuf mesleğinin, bilgi alanındaki yaklaşımının doğal bir uzantısıdır. Aslında her ifrat ve tefrit Hakk'tan uzaklaşmadır ve bu anlamda tasavvufun marifeti, bir bilgi değeri taşımamaktadır. Zira tasavvufun bizatihi kendisi bir sapmanın adıdır.

Tasavvuf, ilm elde ettikten sonra ulaşılan (ilm-üstü) bir mertebenin adı değil, aksine kişi veya toplumun 'bir sorunla karşılaştığı ve çözümünü bulamadığı anda' yaşadığı içe kapanma hali sonucunda ortaya çıkar. Bu noktada kişi (veya toplum) hayatla bağlarını koparmıştır. Tasavvuf bu yüzden hayata küskündür; zahiri dışlar, batına (iç aleme = gizliliğe = sırra) yönelir.

Tekke hayatı, bu eğilimin doğal sonucudur. Zühd ise, hayatla bağlarını koparmış olmanın sonucunda gelişen bir iç huzur arayışının sonucudur. Marifet de, bu yaşam tarzına 'dışarıdan' bilgi değeri aşılamak için uydurulmuş bir kavramdır. Tasavvufun marifeti, ne Kur'an'da ne Rasulullah'ın sözlerinde yeralır; bu kavram sufilerin 'marifetlerinin' bir sonucudur ve hiçbir sahici değeri yoktur.

O halde İslam’da bilgi değeri taşıyan iki kavramdan sözedilebilir: 1) İlm, 2) Hikmet. İlm, umumi olarak 'bilgi' anlamındadır; Kimi zaman vahyi, kimi zaman beşeri bilgiyi içerebilir. Beşer için kullanıldığında, ilm, genel olarak, eşyaya ilişkin geçerli önermelerin adı olur ve tedrisatla öğrenilir. Ancak hikmet, daha özel bir bilgi alanını kapsar. Hikmet, sebep ve sonuç arasındaki ilişkinin doğru bir biçimde kurulmasından sonra ortaya çıkar ve konu edildiği nesnenin doğasına uygun karar vermeyi mümkün kılan bilgidir. Hikmet, bir başka ifadeyle, ilmin pratiğe aktarılmış biçimidir.

Bu bağlamda gerçekliğe, İslami terminoloji de ancak ilm ve hikmetle ulaşılabileceği söylenmelidir. Tasavvufun tanımladığı marifetin, sahici bir bilgi değeri yoktur. Allah, kesin bilgi olarak vahiyle, genel olarak insanın 'niçin?' türünden sorduğu hayati sorulara cevap verirken, hikmetle hem vahyin, hem de eşyaya konulmuş yasaların bilgisine ulaşmayı mümkün kılmıştır.

İslam’ın ölçüleri, bize, ancak ilm ve hikmet kavramlarının bilgi değeri taşıdığını bildirmektedir. Kur'an'da 'Kitap ve Hikmet verilenlerin' büyük bir hayra ulaştıkları şeklindeki ifadenin açıklaması da budur. Herşeyin doğrusunu Allah bilir.


 


İktibas Dergisi, M. Kürşad Atalar, Sayı: 229, Ocak 1998.

   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 17.01.2007 16:44:41 tarihinde siteye eklendi ve Tevhidi Bilinçlenme kategorisinde 6713 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu Tevhidi Bilinçlenme kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlere sunmaktadır..
KURANNESLI.info - 2005