Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  MEZHEPLERİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ  

Arama:    

 



Fatih OKUMUŞ'un kaleme aldığı bu yazı mezheplerin temel düşünceleri hakkında araştırma niteliğinde. 
   

Fatih OKUMUŞ


 


İÇİNDEKİLER


GİRİŞ_ 2


HANEFİ MEZHEBİ 2


Meşhur Sünnet 2


İcma’ 3


Kıyas 3


İstihsan_ 3


Örf 3


Faraziyecilik_ 4


Kişi Hürriyetleri 4


ŞAFİİ MEZHEBİ 4


Kur’an ve Sünnet 4


İcma’ 4


Kıyas 5


İstihsan ve Mesalih_ 5


MALİKİ MEZHEBİ 5


Kur’an ve Sünnet 5


İcma’ 5


Medine Ehlinin Ameli 5


Kıyas 5


İstihsan_ 6


Istıshab_ 6


Maslahat 6


Sedd-i Zerî’a_ 6


HANBELİ MEZHEBİ 6


İcma’ 6


Kıyas 6


Maslahat 7


Akit Serbestisi 7


ZAHİRİ MEZHEBİ 7


Kur’an ve Sünnet 7


İcma’ 7


Kıyas 8


Delil 8


Taklid_ 8


Eski Şeriatler 8


CA’FERİ MEZHEBİ 8


Kur’an_ 8


Sünnet 9


İcma’ 9


Akıl ve Kıyas 9


İçtihat, Taklid ve Merciiyyet 9


Hilafet Meselesi 9


SONUÇ_ 10


GİRİŞ


Fıkıh lügatte “ince anlayış, derin kavrayış” anlamına gelmektedir. Bir konudaki derin bilgiye “fıkıh”, o bilgiyi elde etmeye de “tefakkuh” derler. Resulullah (sav) Efendimiz İbn Abbas’a dua etmiş ve “Allahım, onu dinde fakih kıl” buyurmuştur. (Alluhumme fakkihhu fi’d-din).


Istılahta ise fıkıh kısaca, “ameli şer’i hükümleri tafsili delillerinden istinbat ederek bilmek” diye tarif edilir. Şer’i hükümler inanca, amele ve ahlaka ait olmak üzere üçe ayrılır. İşte amel ve ibadetlere ait olan kısmı fıkhın konusudur. İmam Azam Ebu Hanife ise fıkhı, “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir” diye tarif ederek, hayatın tamamını onun konusu haline getirmiştir. Nitekim İmam’a atfedilen akaid risalesinin adı da “el-Fıkhu’l-Ekber” yani “büyük fıkıh”tır.


Mezhep ise “z-h-b” kökünden türemiş bir terimdir; “gidilen yol” manasına gelir. Hicri ikinci asırdan itibaren fıkıh mezhepleri teşekkül etmiştir. Önce Medine ve Irak, bir başka adlandırmayla Hadis ve Rey ekolleri şekillenmiş, ardından birçok mezhepler oluşmuştur. Bu mezheplerden bazılarının mensubu kalmadığından bunlar ortadan kalkmışlar, tarihte fazla işlenmemişlerdir. Sevri ve Leysi mezhepleri gibi. Bazıları ise büyük devletlerin hukukunu ve kalabalık kitlelerin günlük hayatını tanzim ettikleri için işlenerek gelişmiş ve genişlemişlerdir. Hanefi ve Maliki mezhepleri gibi... Mezhep kelimesinin “gidilen yol” anlamına geldiğini söylemiştik. O yoldan gidenler azaldıkça mezhep de mezhep olma kabiliyetini kaybetmeye başlar. Yol, gitmek içindir; üzerinde oturmak, çadır kurmak, ev yapmak için değildir. Bir yerde durmak murat edilseydi, adına mezhep değil “mevkıf” (durak) derlerdi.


Mezhepler bir de sünni ve şii mezhepler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünni mezheplerin toplam 13 mezhep olduğu kabul edilmekle birlikte en çok mensubu bulunanlar 4 tanedir. Şii fıkıh mezheplerin en önemlileri ise Ca’feriye, Zeydiyedir. Şii mezhepler içerisinde Zeydiye, sünniliğe en yakın mezhep kabul edilmektedir.


Konuyu incelemeye başlamadan önce, “belli başlı fıkıh mezhepleri” tabirinin sınırlandırılması gerekmektedir. Biz bu tabirden, 4 meşhur sünnî mezhebe Zahiriye ve Ca’ferîliğin ve  de ilave edilmesiyle 6 mezhebi anlamaktayız.


Derli toplu bir mukayese yapabilmek için sırayla her mezhebi ele alarak, her birinin, özellikle diğerlerinden farklı, karakteristik özelliklerini vurguladıktan sonra, diğer mezheplerin bu ilkelere karşı tutumlarını kısaca açıklamaya çalışacağız.


Ana ilkeler ve karakteristik özellikler daha ziyade usûlde ortaya çıktığı için mezheplerin usûlü üzerinde durulacak; fakat fer’î bir mes’ele de, o mezhebin karakteristik özelliğini aksettiren bir mahiyet arz ediyorsa, bunlara da yer verilebilecektir. Görüşlerin mukayesesi genellikle o delili en çok kullanan mezhebin başlığı altında yapılacak, bu durumda diğer mezheplere temas edilirken o konu yeniden ele alınmayacaktır.


HANEFİ MEZHEBİ


Meşhur Sünnet


Hanefî dışındaki mezhepler rivayet yönüyle sünneti mütevatir ve âhad şeklinde iki kısma ayırırken Hanefîler mütevatirle ahad arasında meşhur sünnetin yer aldığını söyleyerek üçlü bir ayrım yaparlar. Hanefîlere has olan “meşhur sünnet”, sahabe tabakasında âhâd olarak rivayet edilip tabiin ve tebe-i tabiin tabakalarında şöhret bularak tevatür derecesine ulaşmış olan rivayetlerdir.


Müteahhirinin tarifi böyle olmakla birlikte, mezhebin teşekkülü döneminde bu tarifin aynen geçerli olup olmadığını bilmiyoruz. İlk dönemde, Irak’ta meşhur olan ve bilinen sünnetler de kastedilmiş olabilir.


Hanefiler meşhur sünnetle Kur’an’ın umumunu tahsis ederler.


İcma’


Hanefiler Sahabe icma’ını bağlayıcı görürler ve sahabenin ihtilaf ettiği bir konuda onlardan birini tercih eder, tamamen farklı bir görüş ileri sürmezler. Bu konuda sünni mezhepler arasında ihtilaf olmamakla birlikte şii mezhepler, masumların bir sözünü, fiilini, takririni içermeyen mücerret sahabe kavlini şer’î bir delil saymazlar; sahabenin icma’ı ise, ancak masum İmam da içlerinde bulunursa delil olur.


Mezhebin teşekkülü döneminde, icma’ adı verilen ittifakın daha çok, kendi ashaplarının ittifakı şeklinde tezahür ettiği anlaşılmaktadır. Bu yüzden İmam Şafii, Ebu Yusuf’un, genel icma’ bulunmayan bir çok konuda icma’ iddiasında bulunduğunu söylemektedir.


Hanefîler sukûtî icma’ı da delil kabul etmişler, ayrıca Hanefi alimler arasında “iki raşid halifenin icma’ı”, “raşid halifelerin icma’ı” gibi tabirler de kullanılmıştır. Şafii ve Zahiriler sukûtî icma’ı hüccet kabul etmezler. Ahmed b. Hanbel ise sadece zarûrât-ı diniyyeden olan meselelerde icma’ı kabul eder; muhalifin bilinmemesinin icma’ın bilindiği anlamına gelmeyeceğini söyler. Ancak İmam Ahmed, sahabenin sukûtî icma’ını kabul etmektedir.


Kıyas


Hanefilerde iki farklı kıyas anlayışının bulunduğunu tespit ediyoruz. Birincisi, genel kaide ve asıl anlamındadır. İkincisi ise cüz’den cüz’e kıyastır (analoji). Birincisine “kıyas-ı usûlî”, ikincisine “kıyas-ı fukaha” adı da verilir.


Birinci anlamdaki kıyas, şeriatın birçok nassının ittifak ve iştirak ettikleri, küllî kaidelerdir ki, Hanefiler bu kıyası haber-i vahid’e tercih etmişlerdir. Caferî ve Zahirîler kıyası hiç kabul etmezken Hanbelîler tatbik sahasını daraltmaya çalışmışlardır.


İstihsan


İstihsan tabiriyle de iki farklı şey kastedilmektedir. Bunlardan biri “kıyas-ı hafiyi kıyas-ı celîye tercih etmek”tir ki, buna dar anlamda istihsan da denir.


İkincisi ise nas, zaruret, maslahat gibi bir sebeple bir meselede, benzerlerinden farklı hüküm verme, kıyasın muktezasından ayrılma olarak tanımlanan geniş anlamdaki istihsandır.


Başlangıçta Hanefiler bu konuda birçok tenkitlere maruz kalmışlarsa da, aslında Maliki ve Hanbelilerin de istihsana başvurdukları görülmektedir. Farklılık yalnızca isimlendirmeden ibaret kalmıştır. İmam Şafii ise, istihsana şiddetle karşı çıkmış ve meşhur من استحسن فقد شرع) ) sözünü söylemiştir.


Örf


Hanefî mezhebinin içtihatlarında örfün belirgin bir yeri olmuştur. Mezhebin oluşması esnasında Irak örfünün, meşayih döneminde ise Maveraünnehr örfünün izlerini görmek mümkündür.


Ebu Yusuf ilk kez (النص المبني على العرف) tabirini kullanmış, Hanefilerde örf ile nassın umumunun tahsisi kabul edilmiştir.


Hanefilerin evlilikte velâyet anlayışları, âkıleyi içtimai-mesleki gruplaşmalar olarak anlamaları, zevi’l-erhamı mirasçı kılmaları, azınlık haklarını tespitte daha eşitlikçi davranmaları onların sosyal vakıaya ve bölge örfüne verdikleri önemin sonucudur. Hanefilerin içtihatlarında örfü dikkate almaları, bu mezhebin çeşitli İslam devletlerinde asırlar boyunca resmi mezhep olarak yaşamasına ve intişarına vesile olmuştur.


Malikiler de Hanefiler gibi, nass bulunmayan yerde örf ve adeti delil olarak kabul ederler. Hatta Maliki mezhebinde örf daha muteberdir denebilir. Çünkü Maliki fıkhının istidlalde ana direği maslahat prensibidir. Örfe riayet ise maslahat cümlesindendir. Malikilere göre her sınıfın kendi arasındaki örfü muteberdir. Ayrıca, örf değişince, örfe mebni hükümler de değişir.


Faraziyecilik


İmam Azam Ebû Hanîfe ve ashabı, ortada mevcut bir mesele olmasa dahi, bir takım meseleleri farz ederek çözüme kavuşturmuşlar ve kendilerine tevcih edilen farazî sorulara cevap vermişlerdir. İmam Şafii de aynı usûlü benimserken İmam Malik ve İmam Ahmed farazi soruları cevaplandırmaktan kaçınmışlardır.


Bu iki usulden hangisinin daha isabetli ve faydalı olduğu ise tartışılmaya değer bir konudur. Eğer mezheplerin takipçileri, eski fetvaları asla değiştirilemez düsturlar olarak kabul ediyorlarsa birinci usul sakıncalı olacaktır. Çünkü taklitçilik ilmi geliştirmez, dondurur ve yok eder. Bu durumda, farazi fetva vermeyenler sonrakilere de akıllarını işletecekleri bir alan bırakmışlar demektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de genellikle, vuku bulan hadiseleri hükme bağlamış, detayları ve henüz vuku bulmamış hadiselerin hükmünü gelecek nesillerin müçtehitlerine bırakmıştır. Eğer eski fetvaları değişmez düstur olarak değil kendilerine hüküm çıkarmada yol gösterici olarak görüyorlarsa; bu yol daha isabetli ve takdire şâyândır. Zira hüküm vermede ve doğru, sağlam kıyas yapmada misallerin ve faraziyelerin olumlu bir etkisi vardır. Bu noktada devrin müçtehitleri fikir yürütürken, ellerinde bulunan bu faraziyeleri de değerlendirerek daha doğru hükümler verebilirler.


Kişi Hürriyetleri


Hanefi imamların içtihatları incelendiğinde, onların, şahsî hürriyetlere, diğer mezhep imamlarından daha fazla önem verdikleri görülmektedir. Akile ve bâliğa kızın, velî olmaksızın kendi kendini nikahlamasına cevaz vermeleri; hür insanların hacr altına alınabileceği durumları fevkalâde kısıtlamaları buna örnek gösterilebilir.


ŞAFİİ MEZHEBİ


Kur’an ve Sünnet


Şafii’ye göre, Kur’an ve Sünnet, ilke olarak kaynak olmak bakımından aynı derecededirler. Sünnet Kur’an’ın açıklayıcısı ve uygulayıcısıdır. Dolayısıyla sünnet olmadan Kur’an da doğru anlaşılamaz.


Şafii, Kur’an’ın Sünneti, Sünnet’in de Kur’an’ı neshetmediği kanaatindedir.


Hanefilerin haber-i vahidle amel etmek için birtakım şartlar ileri sürmelerine karşılık Şafiiler, hadisin kendi katlarında sahih olmasını yeterli görmüşlerdir. Bu bağlamda (إذا صح الحديث فهو مذهبي) sözü meşhur olmuştur. Bununla beraber İmam Şafii mürsel rivayetleri kabul etmekte titiz davranmıştır.


İcma’


İmam Şafii icma’ konusunda yeni bir çığır açmıştır denebilir. Medine ehlinin veya Iraklıların icma’ını hüccet kabul etmediği gibi, sukûtî icma’ı da icma’ kapsamında saymamıştır. İcma’ı, daha geniş bir çerçevede ele alarak “bir asırda yaşayan ulemanın şer’î bir meselede ittifak etmeleri” şeklinde tarif etmiştir.


Şafii’ye göre en muteber icma’ sahabe icma’ıdır. Ondan sonra ise, bölgesel nitelikli olmayan, ümmetin genelinin icma’ı gelmektedir.


Kıyas


İmam Şafii içtihadı kıyasla sınırlandırmaya çalışmış ve diğer mezheplerin “delaletu’n-nass” veya “mefhumu’l-muvafaka” adını verdikleri delalet çeşitlerini de kıyas kapsamı içerisinde mütalaa ederek, bunu “evleviyet kıyası” adını vermiştir.


İstihsan ve Mesalih


İstihsan ve maslahat-ı mürseleye şiddetle muhalefet etmiş, “istihsan yapan kanun koymuş olur” demiş ve sadece muteber maslahatların hüccet olacağı görüşünü savunmuştur. Kendi içtihatlarında yer yer mürsel maslahatları kullandığı görülmekteyse de, bunları, muteber maslahatlara benzerliklerini dikkate alarak, kıyas yoluyla kullanmıştır. İstihsan konusundaki muhalefetinin de, keyfî anlayış ve görüşlerle şer’i şerife ziyade yapılmasını önlemek hususundaki hassasiyetinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Aslında istihsan ne onu en çok kullanan Hanefîler, ne de ona şiddetli muhalif olan İmam Şafii tarafından tarif edilmiştir.


MALİKİ MEZHEBİ


Kur’an ve Sünnet


Malikilere göre âmmın karinesiz umuma delaleti zahirin delaleti kabilinden olup zannidir. Buna mukabil Hanefîlere göre ise, âmmın umuma delaleti kat’îdir, delilden neş’et etmeyen ihtimalin tesiri yoktur. Maliki ulemasından Şatıbî de, bu konuda Hanefîlerin görüşünü tercih etmiştir.


İmam Malik’e göre sünnet, ashab-ı kiramın kabullendikleri şeydir. Bu yüzden sahabe kavillerine önem vermiştir. Hac mevsiminde umre yapmanın mekruh olduğu görüşünü Hz. Ömer’in kavline dayandırmış ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Hz. Peygamber’den rivayet ettiği hadisi almamış; “Ömer Hz. Peygamber’i Sa’d’dan daha iyi bilir” demiştir.


İcma’


İmam Malik, Muvatta’da icma’ı delil olarak kullandığı yerlerde daima “bizim indimizde” kaydını düşmüş; yani Medine okuluna mensup ulemanın icma’ını kasdetmiştir. Bu icma’ ile haber-i vahidi reddetmiştir. Buna mukabil İmam Şafii, bölgesel icma’ları hüccet kabul etmeyerek, haber-i vahid dahi olsa hadisi tercih etmektedir.


Medine Ehlinin Ameli


İmam Malik’ten önce hocası Rebîa’nın da “Medinelilerin ameli”ni delil olarak kullandığı bilinmektedir. Malik, bazen Medinelilerin amelini haber-i vahide tercih etmiştir.


İmam Malik’in, Medine ehlinin amelini ve icma’ını hem ezan ve ölçü birimleri gibi nakil yoluyla bilinebilecek şeylerde, hem de içtihat ve istinbat konusu olan meselelerde delil olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Fakat Maliki mezhebi salikleri, sonradan ona muhalefet ederek böyle bir ayrım yapmışlar; hatta Malik’in görüşünü de, sadece nakille bilinebilecek hususlara münhasır imiş gibi göstermeye çalışmışlardır.


Kıyas


Malik kıyasta nassı, sahabe fetvasını ve icma’ı da asıl olarak kabul ederdi. Mesela mefkudun hanımı konusunu, boşanan hanım konusundaki Hz. Ömer’in fetvasına kıyas yaparak hükme bağlamıştır. İbn Rüşd, “fer’de hüküm bilinince o artık asıl olmuş olur, ondan istinbat olunan diğer bir illetle ona kıyas yapmak caizdir” demektedir. Buna mukabil diğer mezhepler sadece nassın kıyasta asıl olabileceğini savunmuşlar, ayrıca fer’in ikinci bir kıyasa asıl olabileceğini kabul etmemişlerdir.


İstihsan


İmam Malik istihsanı delil olarak kullanmıştır. Şatıbî istihsanın kullanılmasına karzın helal olması, tedavi maksadıyla avret yerlerine bakmanın caiz olması, müzâraa ve müsâkâtın cevazı gibi konuları misal gösterir. Hanefilerle Malikilerin istihsan anlayışı mukayese edildiğinde her iki mezhebin de meşakkati, yaygın örfü, zarureti kıyasa mukabil istihsanı almayı gerektiren sebepler olarak gördükleri; bununla birlikte Hanefilerin icma’ı ve haber-i vahidi kıyasa tercih etmeğe de istihsan adı verirken, Malikilerin bunları istihsan diye isimlendirmedikleri anlaşılmaktadır.


Istıshab


Karâfî ıstıshabı, “geçmişte veya hazırda olan bir şeyin şimdiki halde veya gelecekte de aynı hal üzere devam etmesini kabul etmektir” şeklinde tarif etmektedir. Hanefilere göre ıstıshap ispat edici değil def’ edici bir delildir. Yani başkasının aleyhine delil olarak bir hüküm ispat etmez, mevcut hakkı korur. Malikilerle birlikte cumhura göre ise mutlak olarak delildir.


Mesela namazda iken abdestinin bozulup bozulmadığından şüphe eden kişinin, Hanefilere göre abdest alması gerekmezken; Malikilere göre abdest alması ve namazı yeniden kılması gerekir. Her ne kadar asıl olan burada taharetin istishabla devam etmesi ise de, burada diğer bir asıl daha vardır ki, o da namazın zimmette kalmasıdır.


Maslahat


Malik, maslahatı fıkıhta bizatihi kaim bir asıl kabul etmiştir. Ona göre dini nasslar, ancak insanların maslahatına olan hükümler getirmiştir. Malikilerin çoğunun görüşü, nass olmayan yerde mesâlih-i mürselenin kabul edilmesidir. Şafiiler ise şâri’den bir şahidi olmayan mesâlih-i mürseleyi delil kabul etmezler.


 


Sedd-i Zerî’a


Malikilerin çok itimat ettikleri delillerden biri de sedd-i zerî’adır. Fuhuş haram olduğu için yabancı kadının avret mahalline bakmak da haram olur; çünkü fuhşa vesile olmaktadır. Sedd-i zerî’ada asl olan, fiilin doğuracağı neticeye bakmaktır. Mefsedete götüren vesileyi yasaklamaya sedd-i zerî’a denildiği gibi, maslahata götüren vesîleyi almaya da feth-i zerî’a denir.


Gayeyi tahsil için tek yol olarak taayyün ettiği takdirde diğer mezhepler de sedd-i zerîaya başvurmaktadırlar; fakat ilim ve zann-ı galip yoluyla gaye için tek yol olarak taayyün etmese dahi zerî’ayı almakta Malikîler tek kalmışlardır.


HANBELİ MEZHEBİ


İcma’


Ahmed b. Hanbel’e göre, zarûrât-ı diniyye dışında kalan konulardaki icma’ iddiası “bu konuda muhalif görüşü olan birisi bilinmemektedir” anlamına gelir ve muhalifin bilinmemesi, icma’ın bilindiği anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla böyle bir iddia karşısında sahih hadis terk edilemez. Birinci tür icma’da ise asl olan delil nasstır, icma’ sadece kuvvetlendirici delildir.


Ancak, sahabeden bir görüş rivayet edilir ve sahabenin kendi içinde buna bir muhalif bilinmezse, biç bir rey veya kıyas bu görüşe tercih edilemez.


Kıyas


Hanbeli mezhebinde kıyas, ancak zaruret halinde kullanılmıştır. Buradaki zaruretin manası, o konuda zayıf dahi olsa bir hadis veya sahabe kavlinin bulunmamasıdır.


Maslahat


Hanbeli mezhebinde kıyasın dar çerçevede tutulmasından kaynaklanan boşluk maslahata dayalı içtihatlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Mesâlih-i mürsele  kabul edilmiş, bu kapsamda “halkı dinin hedeflediği amaca ulaştırmak için alınan tedbirler” manasındaki es-siyâsetu’ş-şer’iyye prensibi kabul edilmiştir.


Ahmed b. Hanbel’in, “fayda mütalaa olunduğu takdirde casus ve bid’atının propagandasinı yapan bid’atçı katledilebilir”; “barınacak yeri bulunmayan kimse, meskeninde boş ve uygun yeri bulunan kimsenin mülk meskenine oturabilir”; “başka çare yoksa ipek elde edebilmek için ipek böcekleri öldürülür” gibi fetvaları siyaset ve mesalih kaynağının uygulama örnekleridir.


Akit Serbestisi


İmam Ahmed, ibadet ve muamelat alanlarını birbirinden ayırmak suretiyle birincisine darlık, ikincisine genişlik ve yumuşaklık getirmiştir. Ona göre Allah müşrikleri iki sebeple kınamıştır: Onun haram kılmadığı şeyleri haram kılmaları ve Onun koymadığı usullerle Ona kulluk etmeye kalkışmaları...


Şu halde, Allah’ın koydukları dışında ibadet yoktur, yasaktır. Bu hususta darlık vardır ve bu sayede bid’atlerin kapısı kapanmaktadır. Allah’ın yasaklamadığı muamele ise serbesttir. Bu sahada da genişlik ve esneklik vardır. Diğer bazı müçtehitler kıyas ve kaidelere bağlı kalarak muamele, şart ve akit sahasını daraltırken Ahmed b. Hanbel kaide ve kıyası değil, nassları sınırlayıcı telakki ettiği için; bunların yasaklamadığı akit, şart ve muamele şekillerini muteber saymış; böylelikle, en geniş akit ve şart hürriyeti onun mezhebinde ortaya çıkmıştır.


Şafiî ve Hanefîler gerek irade nazariyesinde, gerekse akitlerin tefsirinde objektif nazariyeyi benimsemişler, dışa vuran söz ve davranışları esas almışlar; sebep ve saiklere önem vermemişlerdir. İmam Ahmed ise, sedd-i zerî’a prensibini geliştirerek sübjektif nazariyesine temel kılmış, dışa vuran söz ve davranışlar yanında kişilerin maksatlarını, hukukî tasarruflarının sonuçlarını göz önüne almış, şekil bakımından meşrû görünen hukukî tasarrufları, meşrû olmayan saik ve sonuçlarını göz önüne alarak iptal edebilmiştir. Ona göre meşrû olmayan sonuca ulaştıran yolları meşrû saymak mümkün ve caiz değildir.


Binaenaleyh İmam, damping yapan kişilerden mal satın alınmasını, anarşi dönemlerinde silah satılması caiz görmemiş, kanuna karşı yapılan hilelerin önüne geçmeye çalışmıştır.


ZAHİRİ MEZHEBİ


Kur’an ve Sünnet


Zahirilere göre bütün şer’î delillerin aslı Kur’andır. Sünnet de Kur’an gibi vahye dayanmaktadır. Sünnet anlayışları ile ilgili olarak, sahabe konusundaki yaklaşımları önem taşımaktadır:


Sahabenin hepsi adildir. Hz. Peygamber’e ait hususlarda kasden yalan ve yanlış konuşmazlar. Ancak rivayette bulunmak için sahabeyi tanımak gerekmektedir. Her, sahabeden rivayet iddiasında bulunanın rivayeti muteber olmaz. Ancak ümmehâtu’l-mü’mininden yapılan rivayetler muteberdir; çünkü onları tanımayan yoktur. Sahabenin ameli ile rivayeti çelişirse rivayeti tercih edilir.


İcma’


Zahiriler sadece sahabe icma’ını delil kabul ederler. Sukûtî icma’ı da kabul etmezler. Böylece icma’ın kapsamını daraltan İmam Şafii ile aynı eğilimi paylaşmaktadırlar. Zaten mezhebin kurucusu olan Davud-ı Zahirî, İmam Şafii’nin talebesi olup; onun hadisçi mesleğini daha da katılaştırarak tatbik etmiştir.


Kıyas


Zahirilere göre dinde kıyasa yer yoktur. Kıyasa ihtiyaç bulunduğunu söylemek, Allah’ın dini noksan bıraktığını iddia etmek olur.


Zahiri Mezhebi’nin kurucusundan da öne geçmiş olan büyük alimi İbn Hazm, “delilu’l-hitab” veya “mefhumu’l-muhalefe” denilen, mansûsun aleyhdeki hükme medar olan vasıfların bulunmadığı yerde hükmün de bulunmayacağına ilişkin kuralı da kabul etmez. Bunu da kıyasın bir türü olarak değerlendirmektedir.


İbn Hazm rey’e şiddetle karşıdır. Muaz hadisini de kabul etmez. Rivayet bakımından yanlış olduğunu ve metninin de uygun olmadığını söyler. Ona göre Hz. Peygamber (sav)’in “Kur’an’da bulamazsan” şeklinde bir ifade kullanması mümkün değildir. Zira Cenab-ı Hak, Kur’an’da her şeyi beyan etmiştir.


Delil


Delil, nasstan bedîhî olarak anlaşılan manadır. İbn Hazm, tek bir ihtimale açık olan delille amel etmek vaciptir der. “Şüphesiz İbrahim, halîm, ziyadesiyle tevbekâr ve Allah’a inabetlidir” ayetinin İbrahim’in sefih olmadığına delalet ettiğini, iskar eden her şeyin haram olması hükmünün de bu ayete dayandırılabileceğini söylemektedir. Zahirilere göre delil de nasstır, nassın iyice anlaşılmasından ibarettir.


Taklid


Zahiriler taklid konusunda diğer sünnî ve şii mezheplerden ayrılmışlar ve taklidi asla caiz görmemişlerdir. Onlara göre herkes, alim olsun âmmî olsun gücü nispetinde içtihatla yükümlüdür. İbn Hazm’e göre Hz. Peygamber’den başkasını taklid eden kimse, isabet etse dahi Allah ve Resulüne isyan etmiş sayılır. Zahirilerin en çok eleştirildikleri hususlardan biri budur.


Eski Şeriatler


Zahiri mezhebine göre, geçmiş şeriatların herhangi biri ile ( (شرع من قبلناhüküm vermek caiz değildir. Her peygamberin kendi şeriatı vardır ve biz kendi peygamberimizin şeriatı ile muhatabız. Diğer mezhepler ise eski şeriatleri Kur’an ve sünnet çerçevesi içinde mütalaa ederek benimsemişlerdir.


CA’FERİ MEZHEBİ


Caferiler de kendi aralarında ahbarîler ve usûlîler olmak üzere ikiye ayrılmaktadırlar. Usul-i fıkh ilmini kuran, işleten ve geliştirenlen usûlîlerdir. Bu sebeple onlar esas alınacaktır.


Kur’an


Caferîler teoride ve uygulamada Kitabullah’ın elimizdeki mushaftan ibaret bulunduğu, bu Kitabın zahiri ve batını ile hüccet olduğu, nüzûlünden günümüze kadar onda hiçbir artma ve eksilme vuku’ bulmadığı inanç ve hükmünü benimsemişler; aksine inanç, rivayet ve düşünceleri şazz, nâdir, mezhebin kesin prensiplerine aykırı telakki etmişlerdir.


Ahbarî ekole mensup bazı fıkıhçılar; âmm, mutlak gibi zahir mânalı (yani ikinci derecede de olsa başka manalara da ihtimali bulunan) Kur’an ve hadis ifadelerini delil kabul etmezken usûlîler Kitap ve sünnetin zahirini de delil saymışlardır. Sünnî mezheplerde böyle bir problem yoktur.


Sünnet


Caferiler ile İsmaîlîlere göre sünnet, ma’sumların sözleri, fiilleri ve sözsüz tasviplerinden ibarettir. Her iki mezhebin ma’sum olduğuna inandığı şahıslar ya ilham yoluyla, yahut da bir önceki imamın bir sonrakine öğretmesi şeklinde dinî hükümleri telakkî ederler. Bu sebeple onların söyledikleri, şer’î delilin rivayeti ve nakli değildir, doğrudan delil ve kaynaktır. Ma’sumların sözleri, karinelere ve istidlal kaidelerine göre bağlayıcı olan ve olmayan hükümleri ihtiva eder. Fiil ve takrirler ise cevaz ve ibahaya delalet eder. Sünnî mezheplerde ise Peygamber dışındaki şahısların masumiyeti sözkonusu değildir. Dolayısıyla, başkalarının görüşleri bizatihî hüccet değeri taşımazlar.


Ayrıca Ca’ferîler sünni ravilerin rivayetini, şii ravinin rivayetine muhalif olmaması kaydıyla kabul etmektedirler.


İcma’


Ca’feri ve İsmaililerin  icma’ anlayışı sünnilerinkinden çok farklıdır. Onlara göre masum olmayan kimselerin görüşleri, ittifak etseler dahi dinde bir hüccet olamaz. Ancak, “masumun kavlini keşfetmeye araç olması” cihetiyle icma’ı kabul ederler.


İcma’ın masumun kavlini öğrenmemize vasıta olması, ittifak edenlerin arasında masum imamın da bulunması, yahut ittifakı tasvip etmesi demektir. Masum imamın icma’ konusu olan hükmü benimsemiş olduğunu tespit etmek icma’ konusundaki en önemli problemdir. Bunun on iki kadar yolu sayılmaktadır ki en muteber olanları dört tanedir: His yolu, lütuf yolu, hads (=sezgi) yolu ve takrir yolu.


Akıl ve Kıyas


Şii kaynaklarda akıl da müstakil bir şer’î delil olarak zikredilmektedir. Onlara göre aklî delil, kesin olarak şer’î hükmü gerektiren (şer’î hükmün varlığını gerekli kılan) aklî hükümdür. Bir başka ifade ile, şer’î hüküm hakkında kesin bilgiye ulaştıran aklî kaziyedir. Aklî delil de aklın müstakil olduğu ve müstakil olmadığı şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Bununla birlikte kıyası kabul etmezler.


Caferi ve İsmâilîler istihsanı kabul etmezken, Zeydiler, Hanefîlerinkine yakın bir istihsan anlayışına sahiptirler.


İçtihat, Taklid ve Merciiyyet


Hz. Peygamberin ve imamların içtihat yapması caiz değildir. Diğer müçtehitlerin ise kıyas ve istihsana başvurmaksızın içtihatta bulunmaları caizdir. Sünniler genellikle Hz. Peygamber (sav)’in içtihadını kabul ederler.


Sünnilerle Ca’feriler arasında içtihat konusundaki en önemli fark, Ca’ferilerin el’an hayatta bulunan bir müçtehidin taklidini gerekli görmesidir. Yani içtihat kapısının kapatılması caiz değildir. Halbuki dördüncü asırdan sonra yaşayan sünnî mukallid usulcülerin çoğuna göre mutlak içtihat kapısı kapanmıştır. Müslümanların vazifesi, teşekkül etmiş bulunan meşhur dört mezhepten birisini taklid etmektir.


Merci’iyyet ise, başta fetva verme yetkisi olmak üzere birtakım dinî, siyâsî ve hukukî yetkileri bulunan müçtehitlik makamı demektir. İmam Humeyni’nin geliştirdiği velâyet-i fakih anlayışına göre ümmetin en alim ve faziletli fakihi, beklenen Mehdi’nin naibi ve temsilcisidir. Buna göre, siyâsî ıslahat ve devlet yönetimi de dahil olmak üzere, imamın bütün yetkileri en alim ve faziletli fakihte mevcuttur. Sünnîlerde ise “merciu’t-taklid” diye bir kavram yoktur.


Hilafet Meselesi


Şia ile ehl-i sünnet arasındaki temel ihtilaf konularından biri hilafet meselesidir. Hilafet meselesi aslında siyasi bir tartışma olmakla birlikte fıkıhla ilgili boyutları da vardır.


Şiiler hilafetin nassla, yani Hz. Peygamber’in vasiyeti ile sabit olduğunu öne sürerler. Buna karşılık sünnî mezhepler vasiyet hadislerini kabul etmezler; böyle önemli bir konudaki hadislerin âhâd tarikle rivayetinin mümkün ve kabul edilebilir olmadığını belirtirler.


Bir kısmı hariç sahabenin çoğunu, Hz. Ebubekir’in hilafetine razı oldukları için adalet vasfını kaybetmekle cerh eden Şia, onlardan gelen rivayetleri de müstakil bir delil olarak kabul etmezler. Sünnî alimlere göre ise sahabenin tamamı udûldur.


SONUÇ


Sonuç olarak, çok kısa belirtmek gerekirse fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilafların bir kısmı lafzîdir. Birinin bir adla kabul ettiği ıstılahı, bir diğer mezhep başka bir adla kabul etmektedir.


İhtilaflardan bir kısmı ezman ve emakinin teğayyürü ile alakalıdır. Hicaz’da, Irak’da ya da Mısır’da fetva veren kimselerin farklı eğilimler içinde bulunmaları tabiidir.


Bir kısım ihtilaflar ise hukuk felsefelerindeki farklılıktan neş’et etmektedir ki,bu çalışmada bunların çok genel bir özeti sunulmaya çalışılmıştır.


Mezheplerin farklı hukuk felsefelerine sahip olmaları, farklı yaklaşımlarla farklı hükümlere ulaşmaları tabiidir ve İslam hukuku için bir zenginlik, ümmet için de rahmettir.


Günümüz İslam hukukçuları, gerçek ihtilaf noktaları ile ihtilaf olmadığı veya olmaması gerektiği halde öyle farzedilen meseleleri ayıklayarak bu ihtilafları en aza indirebilirler. Mezheplerin günümüzdeki salikleri, eskiden her nasılsa yerleşmiş yanlışları sürdürmek zorunda olmamalıdırlar.


Mezheplerin takribi Müslümanlar için birçok hayırlara vesile olabilir. Ama mezhepler tahrib edilmemeli, yok edilmeye çalışılmamalıdır. Fıkıh mezheplerinin mukayeseli tedkiki, mezhep taassubunu aşmaya ve diğer mezheplere daha toleranslı ve objektif bakmaya vesile olabilir.


 








* Bu seminer, 1 Kasım 2002 tarihinde Rotterdam İslam Üniversitesi konferans salonunda sunulmuştur.

   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 01.02.2006 10:36:51 tarihinde siteye eklendi ve İslam Tarihinden kategorisinde 24541 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu İslam Tarihinden kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlere sunmaktadır..
KURANNESLI.info - 2005